7 Temmuz 2021 Çarşamba

1

    Elini havaya kaldırdı, yeryüzüne düşmekte olan birkaç yağmur damlasını avcunun içine aldı. Yağmurun başladığından emin olduğunda yeşil şemsiyesini açıp yürümeye devam etti. Etrafındaki insanlar yağmurdan kaçmaya çalışıyorlardı, o yavaş bir şekilde hareket ediyordu, tarihi kilisenin yanından geçerken karşıdan gelen bir adam dikkatini çekti. Boyu ona göre oldukça uzundu, üzerinde siyah bir kaban vardı. Adamın yanından geçeceği sıra şemsiyesi adamın omzuna çarptı. Şemsiyesini kaldırıp özür dilemek için adama baktı, hayatında gördüğü en çekici yüzle karşılaştı. Sert yüz hatlarına sahipti, gözlerinin rengi neredeyse siyahtı, gözlerinde kendi yansımasını gördü. Yağmurdan ıslanan siyah saçları alnına dökülmüştü. İki saniyelik bir duraksamadan sonra konuşabildi.
"Özür dilerim." 
Adam ona bakmayı sürdürdü, gözlerini kaçırdı. Yarım ağız bir gülümsemeyle geçip gitti. Şemsiyesine sıkıca sarılıp yürümeye devam etti. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, rüzgar şemsiyesine sertçe çarptı, elinden kayıp gitti. Bir müddet uçan şemsiye, on metre ileriye düştü. Hızlı hızlı yürüdü, şemsiyeye ulaşmak için yere eğildi. Beyaz bir el ondan önce davrandı, hemen şemsiyeyi kaldırıp başının üzerine tuttu. Kafasını kaldırdığında az önceki adamla karşılaştı. Adam gülümsüyordu.
"Teşekkür ederim-" 
"Önemli değil." 
Şemsiyenin demirini kavrayıp adamdan onu aldı. Adam arkasını dönüp ilerledi. Güneş rüzgarın şiddetine daha fazla dayanamayıp şemsiyesini kapattı ve yoluna devam etti. Koyu kahverengi saçları yüzünü bir örtü gibi çevreliyordu, ıslanan saçlarını kulağının arkasına attı. Gideceği yer fazla uzak değildi, adımlarını sıklaştırdı. Beyaz renkli modern görünümlü binanın kapısından içeri girdi. Hastanenin baygın kokusu ciğerlerini doldurdu. Asansöre doğru ilerledi, çağırmak için tuşa bastı. Kısa süre sonra gelen asansörden iki kadın hemşire indi. Onkoloji polikliniğinin bulunduğu kata çıkmak için altıya bastı. Saatine baktı, kontrol saati için henüz erkendi, bankodan tahlil sonuçlarını alıp doktorun odasının karşısındaki koltuğa oturup beklemeye başladı. Bitmek bilmeyen kilo kaybı, koltuk altındaki şişlik ve gece terlemeleri yüzünden gittiği doktor kanserden şüphelenmişti. Nihayet doktor Güneş'i içeri kabul etti. Birkaç genel sorudan sonra doktor tahlilleri incelerken derin bir sessizlik oluştu. Güneş odaya bakma fırsatı bulmuştu, bir taraf geniş büyük camlarla kaplıydı, şehrin manzarası ve hastanenin ormanlık alanı görünüyordu. Odanın diğer köşesinde bir hemşire oturuyordu. 
"Emin olmak için birkaç tarama yapmamız lazım, sonuçlar çıktığında tekrar görüşelim. Hemşire hanım size yardımcı olacak." Hemşire ona gülümsedi. Teşekkür etti ve odadan hemşireyle beraber ayrıldı. 

Eksi ikinci kata indiler. BT çekilmesi için bir süre bekledikten sonra hemşire onu içeri aldı. Üzerini değiştirdikten sonra uzandı, beyaz tünelin içinde ilerlerken yapması gereken işler aklına geldi. Kıpırdamaması için uyarıldı. Zemin katta 3 tüp kan verdi. Biyopsiyi pazartesi günü yapacaklardı. Hastaneden çıktığında yağmur durmuştu, saat altıya geliyordu. Otobüs durağına yürürken testlerin sonucunu düşünüp durdu. Dalgındı, durakta olmasına rağmen evine giden otobüslerden birini kaçırmıştı. Düşüncelerinden kurtulmak istercesine kafasını salladı. Gelen otobüse binmek için ayaklandı. Kartını okutup kalabalığın arasına karıştı. Çok yorulmuştu, iki durak sonra önündeki koltuk boşalınca hemen oturdu, telefonuna bakma fırsatı buldu. İş grubundan 46 mesaj gelmişti, tanımadığı bir numaradan 2 çağrı almıştı. Geri aramak istemedi, büyük ihtimalle ona dadanan dolandırıcılardan biriydi. Bu aralar çok fazla arıyorlardı. Evine yaklaştıkça otobüs boşaldı, o inerken otobüste sadece bir çift ve yaşlı bir kadın kalmıştı. Hava kararmıştı, sokak sessizdi, evlerin ışıkları yanıyordu. Evine giden sokağı döndüğünde takip edildiği hissine kapıldı. Arkasına dönüp baktı, kimse yoktu. Yürümeye devam etti, eve girdiğinde rahatladı. Ayakkabılarını ve montunu çıkardı, geniş koltuğa attı kendini. Karnı guruldadığında tüm gün bir şey yemediğini hatırladı. Buzdolabından dün pişirdiği yemeği çıkardı, ısınması için ocağa koydu. Kardeşini aradı, kardeşi yurtta kaldığı için yalnız yaşıyordu, cevap alamadı. Yemeği ocaktan aldı, tabağını alıp televizyonun karşısına geçti. Evin sessizliğini bastırmak için televizyondan rastgele bir kanal açtı. Yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısında uyuyakaldı. 




 

3 Şubat 2021 Çarşamba

magic chestnut

İri, parlak kahverengi taneler...

Üzerindeki su taneciklerinin koyu kahverengi bir hare oluşturduğu güzel meyve. Normalden farklı olarak bu sefer değişik bir kokuya sahipti. Dokusu ve tadı da farklıydı, cinsi böyledir deyip yemeye devam ettiler. Evren Devrim'e bir bakış attı. Devrim kafasını kaldırıp konuştu,

"Bu kestanenin zehirli olmadığından emin miyiz?"

"Bilmem, bana bir şey olacağını zannetmiyorum."

"Tadı da bir garip... Böyle acı gibi sanki."

Evren elindeki kestaneyi kokladı, "Kokusu da değişik, yemesek mi?" dedi elindeki kestaneyi ağzına atarken. 

[…]

Karnı kasılırken gülmesini durdurmaya çalıştı Evren. Yanaklarına ağrılar girmişti, konuşmaya çalışırken Devrim'le sadece gülerek iletişebiliyorlardı. Sonsuz bir kahkaha döngüsüne girmişlerdi. Devrim nefesi kesilince gülmesini durdurmaya çalıştı ama olmuyordu, durduramıyordu. Gözleri kapandı, açtığında Evren hala histerik bir biçimde gülüyordu, daha çok uğunuyordu artık. 




1 Eylül 2016 Perşembe

Solitude.


 Gereksiz uzun yaz mevsiminin sonunda yalnızlıkla aramdaki ilişkiyi değerlendirdim. Yalnızlığı sevdiğime karar verdim, şaşırtıcı olsa da. Herkes benim ilgi manyağı olduğumu düşündü, bu algıyı değiştirmek için kılımı bile kıpırdatmadım. Çünkü ilgi istemediğimi düşünürlerse gideceklerinden korktum. Ama ilgi manyağı olduğumu düşündükleri için gittiler. Yanılmışım o zaman. Neyse işte. Solitude is bliss. 


http://youtu.be/-F2e9fmYL7Y

(Klip müthişmiş bu arada.)



20 Ocak 2016 Çarşamba

 İnsanlar.

  Garip yaratıklar, öyle değil mi? Öğreniyorlar, gelişiyorlar, arada takıldıkları, tökezledikleri oluyor. Ve eninde sonunda yok oluyorlar. Her gün bir amaç uğruna çırpınan bu canlıların yaşamları o kadar da garip değilmiş, şimdi bir baktım da.

  Peki dünya ne? Ne için yaşıyoruz?
 
 Bazılarına göre bu dünya "öteki dünyaya gitmek" için girilmesi gereken bir sınav. Öyle insanlar gördüm ki, dinlerden nefret eder oldum. Muhammed aşığı insanların nasıl fikirlerini empoze etmeye çalıştıklarını arkama yaslanıp izledim. Benim için kalitesiz birer skeçten farksızdı. Hiçbiri de beni birazcık eğlendiremedi. "Peygamber Efendimiz cennette bize kendi elleriyle şarap sunacak, alkol yok tabi olum içinde, biz de onu içince hiç susamayacağız, 100 tane cariyemiz olacak.." Bunu söyleyen çocuk 15 yaşında. Bu çocuğun böyle şeyleri düşünmek için yaşı biraz küçük değil mi? Ne bileyim, serviste ayetler okuması falan?
 Sırf insanlar fikirlerini empoze etmesinler diye çevremdeki insanlara deist olduğumu söylemedim. En nefret ettiğim şeylerden biri kendi fikirlerim yüzünden yargılanmaktır. Tamam herkes birbirlerinin fikirlerine saygı gösterecek değil ama işte ben saygı gösterebiliyorsam sen de susmayı bileceksin.

 Bazılarına göre ise bu dünya yaşamımızın başlangıç ve bitiş yeri. Bir nevi hapishane. Ya da savaş alanı. İnsanların ırk, din, mezhep, cinsiyet uğruna birbirlerini katlettikleri bok çukurundan başka bir yer değil. "Çabalarsak , dünya barışı için el ele verirsek hiç savaşlar olmaz." gibi bir fikre inanmıyorum da. Çünkü insanların özü gerçekten de cinsellik ve saldırganlık üzerine kurulu. Aslında, gerçekten de insanlığın tüm varoluş sebebi üremek. Yeni nesilleri yaratmak. Kendimizi bazen çok önemliymiş gibi hissetsek de, asıl olan bu.

27 Kasım 2015 Cuma

Hikayemsi.

06.11

Üşüyordum.

Kalın bir mantoya bürünmüş olmama rağmen soğuktan titriyordum. Buz gibi bir bankta oturuyordum, yüzüme çarpan soğuk sert rüzgar, saçlarımın arasından süzülüp boynuma işliyordu. Kurşuni denize baktım bir süre, kıyıya çarpan dalgaların kayaları ıslatışını izledim. Islandıkça rengi siyaha dönen koyu gri kayalar, bir cesedin vurabileceği en güzel sahil şeridiydi fikrimce. Oldum olası kumdan nefret etmişimdir.

Güneş yavaş yavaş yükseliyor, arkamda kaldığı için dönüp bakmıyorum. Sabah koşusuna çıkmış bir adam önümden koşarak geçiyor. Yaşlı bir evsiz on metre ötede, ağacın dibinde oturuyor. Elinde gazete kağıdına sarılmış bir içki şişesi var, bir ara bana bakıyor. Bakışları çok karanlık olduğundan gözlerimi dalgalara dikiyorum.

Koşan adam ikinci turuna başladığında oturduğum banktan kalktım. Ellerimi ceplerime soktum. Yürürken ellerimi cebimde tutmayı severdim; hem ellerim devinimsizce salınmıyor, hem de üşümüyorlardı. Evime yürüdüm. Burnum ve ağzım üşümekten uyuşmuş gibiydi. Eve girdiğimde beni evimin ılık havası karşıladı. Mantomu çıkarıp salona gittim. Kitaplarımı topladım, çantama soktum. Servis korna çalınca mantomu geri giyindim ve aşağıya indim.

18 Ağustos 2015 Salı

tanımsız dünyanın tanımı.

 Bir süre Tanımsız Dünya'ya ara vermem gerektiğinin farkına vardım.

Hadii , buna heves demeyelim. Şuna benzetebiliriz, şehirlerarası bir otobüste bir yolcuya aşık olmak. Otobüse binersiniz, o kişiyi görürsünüz, yol boyunca ara sıra o kişiye bakarsınız ama otobüsten indiğinizde adını bile bilmediğiniz kişiyi unutursunuz. Taa ki, tekrar otobüse binene kadar. Gelip geçici, ama geçen süre içinde size yaşadığınızı anımsatan şeylerden biridir de.

Ha, Tanımsız Dünya diye adlandırdığım hikaye, düşündüğümden farklı yerlere saptı. Benim amacım, ergenlerin boktan hikayelerini anlatmak değildi, son yazdığım bölüm çok daha kötü olunca buraya koymadım. Yaz boyunca, astral seyahat ve paralel evrenler hakkında çok şey bilmediğimi de fark ettim. Kim bilir, belki aynı karakterlerle tekrar baştan başlarım yazmaya ama bir süre sonra.


En kötü ihtimal, Tanımsız Dünya'yı komple hayatımdan çıkarabilirim de. Yazmayı bırakmam ama, burası zamanla unutulur.


Peki, Tanımsız Dünya neydi?

"korku belirli bir şeye yönelmiştir, nesneye bağlıdır. kaygı ise hep belirsizdir, herhangi bir yönetimi olan bir duygu değil, nesnesi olmayan ruhsal bir durumdur."

Kaygıydı.

https://youtu.be/G8lOkgyPcaU 

Görüşmek dileğiyle.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Tanımsız Dünya 6

Çağla hafif ıslak, kurumaya yüz tutmuş kaldırım taşlarını izleyerek yürüyordu. Issız bir sokaktan geçiyordu, camlardan sarkan kadınlar, apartman girişinde, merdivenlerde oturan, sigarasını tüttüren insanlar görmeyi bekliyordu, ama kimse yoktu. Sokak bomboştu. Gözlerini pencerelerden alıp yere dikti, kedi veya herhangi bir canlı aradı, yoktu. Gökyüzüne baktı, gri bulutlar apartmanların çatılarına çok yakın duruyordu. Sokağın aynı zamanda oldukça sessiz olduğunu fark etti. Çığlık çığlığa bir sessizlik. Bu sessizlikten kaçabilmek için sağ cebini yokladı, kulaklığı yoktu. Sessizlik o kadar rahatsız ediciydi ki, ellerini kulaklarına bastırdı. Sokak çok uzundu, sokağın çıkışına doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Nereye gideceğini unutmuştu, sola döndü. Neyse ki bu sokakta bir insan vardı. Tam önünde yürüyen adamın kıyafetinden ve yavaş yürümesinden onun bir ihtiyar olduğunu anladı. İhtiyar çok yavaştı, kaldırımdan indi, ihtiyarı solladı.  Kafasını kaldırdığında sessizlik yerini monoton bir gürültüye bıraktı. Araba seslerini, sokağın başından gelen eskicinin o garip, ne dediği anlaşılmayan bağırışını duydu. Kafasını geriye çevirdiğinde sesler yok oldu.

Halüsinasyon bu... değil mi? Ya da yanılsama.

Telefonunu çıkardı, Evren'in attığı mesajı okumadı, rehbere girdi, adları karıştırdı. Annesine söyleyemezdi, az önce Devrim'le de küsmüştü, arayabileceği kimse yoktu. Telefonunu cebine koydu. Hem ne diyecekti? Alo, ben halüsinasyon görüyorum, delirecek gibiyim. Hayır, böyle bir şey diyemezdi. Sessizce yürümeye devam etti. Tramvay durağına kadar yürüdü, Beyoğlu'nda indi. En sevdiği kitapçıya girdi, kitap raflarını inceledi. Şu aralar herkesin elinde gördüğü kitabı, tam karşısında çok satanlar bölümünün raflarında görmüştü. Kitabın üstünde de Paul Arden'in en çok satan kitabı olduğu yazıyordu. Umarım almama değer.

Kasaya ilerledi, siyah-yeşil saçlı genç kıza elindeki kitapları verdi. Kasiyer, koyu mor bir ruj sürmüştü, dudağında, kulağının her yerinde ve burnunda piercing vardı. Kulağındaki tünelden duvar gözüküyordu. Yarım kollu tişörtünden gözüken dövmeler ilgi çekiciydi. Gotik olmaya çalışırken emo olmuş bir hali vardı kızın. Gözlerinin altı da oldukça koyuydu.

"43 lira."

Çağla cüzdanını çıkarıp parayı kasiyere uzattı, para üstünü cüzdanına rastgele attı, kitaplarla dışarı çıktı. Beyoğlu'nu avucunun içi gibi bilirdi, arka sokaklardan dolanarak evine yürüdü. Evine girdiğinde evin kokusu karşıladı onu. Elindeki poşeti odasına bıraktı, mutfağa gidip bir kase cipsle odasına döndü, bilgisayarını açtı, favori dizisinin son yayınlanan bölümünü izlemeye koyuldu. Bölüm bitince yatağına uzandı. Tavandaki küçük yıldızlara baktı. Hava henüz karardığı için neon yıldızlar belli belirsiz görünüyordu. Ana kapının açılma sesini duydu. Annesi gelmişti. Yataktan kalktı, hole yürüdü.

"Hoşgeldin. "

"Hoşbulduk, dışarıdakileri al." Çağla kapının önündeki market poşetlerini içeriye alıp kapıyı kapattı. Poşetleri karıştırdı, en sevdiği atıştırmalık olan bebek bisküvisini açıp yemeye başladı.

"Bırak şimdi onu yemeyi, gel yanıma, konuşmalıyız Çağla." dedi, sesi yorgun geliyordu.

"Ne oldu anne?"

"Ailemiz hakkında. Metin'in bir oğlu var, biliyorsun. Nikahta tanışmıştın hani."

"Yani? Burada mı yaşamak istiyor? Üzgünüm ama, bu evde bir oda daha yok."

"Dinler misin beni kızım? Sanırım bizi tanımak istiyor. Metin'le yeni bir ev bakıyoruz, bulduğumuzda taşınacağız. Dubleks düşünmüştük, sana en güzel odayı ayıracağız."dedi, telefonunu çıkardı.

"Ben bu konumdan memnunum. Hem okuluma fazla uzak değil. Ben burayı seviyorum."

"Çağla. Kadıköy'de ev bakıyoruz. Ayrıca çok güzel yerler var orada da. Her zaman Kadıköy'de yaşamayı isterdin."

Çağla sıkıntıyla nefesini verdi.

"Peki. Güzel ve büyük bir ev olsun o zaman. Ve çatı katı benim olur."dedi, oturduğu yerden kalktı.

"Tamam, huysuzluk etmediğin için teşekkür ederim. "

"Şu an huysuzum zaten. Acıktım ben, Metin abi ne zaman gelecek?"

"Gelirler birazdan."

Düz sarı saçlarını topladı ve Çağla'yı es geçip banyoya girdi. Çağla poşettekileri dolaplara yerleştirdi, annesi mutfağa dönünce odasına yöneldi.

"Gelirler derken?"

"Emre de gelecek."

"Kolay gelsin."diye bağırdı ve odasına gitti. Annesi peşinden gelip ellerini beline koydu, başına dikildi.

"Çağla, neden benim mutluluğumun içine etmek istiyorsun? Annenim ben senin, bana neden böyle davranıyorsun?"

Çağla yatağından kalktı ve annesinden önce mutfağa girdi. Tabakları kucaklayıp salondaki yemek masasına koydu. Masanın üzerindeki dantelli örtüyü kaldırdı, tabaklarla uyumlu krem rengi masa örtüsünü serdi. Dikdörtgen yeşil renkteki amerikan servisleri dizdi. Sofrayı kurduktan sonra mutfağa gitti, salatayı yapmaya koyuldu.

"Üzerine düzgün bir şeyler giyin."

Çağla annesinin buyruğu üzerine odasına gitti, kot pantolonunun üzerine siyah gömleğini giyindi, ayaklarına da siyah ayakkabılarını giyindi.

"Nasıl anneciğim?"dedi ukala bir tavırla.

"İyi. Senden elbise giyinmeni falan beklemiyordum zaten." dedi, yemeği masanın üzerine koydu. Talya kendine çeki düzen vermek için odasına gittiğinde zil çaldı.

"Kibar ol, lütfen."diye seslendi annesi. 

En nefret ettiği işlerden biri de misafiri kapıda karşılamaktı, misafire göre değişen bir durumdu bu. Kapıyı açtı, asansör kapısının açılmasını bekledi. Eliyle saçlarını yokladı. Önce Metin gözüktü, sıcakkanlı gülümsemesiyle Çağla'ya baktı.

"Hoşgeldin Metin abi." dedi gülümseyerek. 

"Hoşbulduk canım, bugün bir misafirimiz var. Oğlum, Emre."

Emre babasının içeriye girmesini beklerken Çağla'yı garip bir şekilde inceledi, elinde tuttuğu pastane poşetini soğuk bir tavırla Çağla'ya uzattı. Çağla poşeti aldı, girişteki sehpanın üzerine koydu.

"Hoşgeldin."dedi Emre'nin tersleyemeyeceği kadar ciddi bir sesle.

"Hoşbulduk." 

Çağla kapıyı kapatıp getirdikleri tatlıyı, misafir yemeğe çağrıldıysa mutlaka tatlısını alıp gelirdi, mutfağa götürdü, kutuyu buzdolabına koydu. Tüm geceyi mutfakta geçirmeyi tercih ederdi, Metin çok iyi biriydi aslında, oğlunun da sıcakkanlı biri olması gerekmez miydi? Annesinin çabuk gelmesini ümit ederek salona gitti. Metin'le Emre üçlü koltukta oturuyordu. Onlara biraz uzak bir koltuğa oturdu.

"Nasılsın Çağla?"dedi Metin.

"İyiyim, teşekkürler. Sen nasılsın?"

"İyiyim bende." 

Çağla Emre'yi inceliyordu, siyah, düz saçları, ifadesiz tutmaya çalıştığı suratıyla bir bütünlük oluşturmuştu. Gözleri siyahtı, giyindiği kot ve gömlek de. Çağla'nın dikkati Emre'nin ellerine yöneldi, parmakları olması gerekenden daha ince ve uzundu, birkaç tırnağı çok uzundu, yani gitar çalıyordu. Elektro gitar çalıyordur kesin. Şunun havalarına bir bak, gitarist falan mı acaba bir grupta? 

"Hoşgeldiniz." Talya mükemmel bir şekilde geri dönmüştü. Çağla annesine bu konuda hayrandı, her ne olursa olsun Talya biraz süslenince mükemmel olabiliyordu.

"Hoşgeldin Emre, nikahta pek konuşamamıştık."dedi ve gülümsemeyle onlara yaklaştı, Emre'ye hafifçe sarıldı. Metin'in de yanağına bir öpücük kondurdu. Vay, demek ben olmasam dahi güzel bir aile oluşturabilirler. Emre'nin suratında zoraki bir gülümseme oluştu.

"Hadi buyrun sofraya."dedi Talya.

Çağla her zamanki yerine oturdu, yanına Emre oturunca rahatsızca yerinde kıpırdandı. Çocuktan resmen siyah dumanlar çıkıyor, diye düşündü. Gerçi tanımadığı birinin karşısında oturmasını da istemezdi, yemek yeme tarzı biraz değişikti. Ağzında ekmek varken salatadan da yemesi buna örnek verilebilirdi. Sessizce annesinin çorbaları koymasını bekledi. Göz ucuyla Emre'ye baktı. Zayıf bir vücudu vardı, kolundaki dövme gözünden kaçmadı. Bir kılıç ve etrafını saran kurdele dövmesi. Kurdelenin üzerinde Çince veya Japonca bir şeyler yazıyordu. Kılıcın yarısı gözüküyordu sadece, ama güzel ve incelikli bir dövme olduğu belliydi. Çağla gözlerini mercimek çorbasına dikti. Annesinin masaya oturmasını ve Metin'in yemeğe başlamasını bekledi. Eliyle buyrun dercesine bir hareket yaptı Metin ve çorbayı içmeye koyuldu. Yemek boyunca sessizdiler, Emre arada bir Çağla'ya ve Talya'ya bakıyordu. Çağla ara sıra boş tabakları mutfağa götürmek için yerinden kalkıyor, geri geliyordu. Tatlıları yerken Metin konuştu.

"Emre motorsiklet kullanmaya bayılır. İsterseniz biraz gezebilirsiniz."

Talya kocasına baktı sonra gülümsedi, ardından da konuştu.

"Evet ama fazla hız yapmamak kaydıyla."

Emre güldü, arkasına yaslandı.

"Bilmem, Çağla, gelmek ister misin?" Çağla gitmek zorunda olmadığını düşündü, annesinin meraklı bakışlarıyla karşılaşana kadar da bu teklifi reddedecekti.

"Fark etmez."

Ne yapıyorum ben?

"İyi, gidelim."dedi Emre, sandalyesinden kalktı, Çağla'nın geçmesini bekledi. Talya bir kez daha dikkatli olmalarını söyledi. Emre ikna edicibir yüz ifadesiyle Talya'yı susturdu.

Kapıdan çıktıklarında Emre merdivenlere yöneldi. Çağla sessizce asansörü bekliyordu. 

"Asansörü çağırdım." Emre ellerini ceplerine soktu, Çağla'nın yanında asansörün gelmesini bekledi.

"Kaç yaşındasın? "dedi Emre'ye bakarak.

"23. Boğaziçi Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği okudum . "

Çağla somut bir nefretle Emre'ye baktı.

"Boğaziçi mi? İnek değilsin, nasıl orayı kazandın?"

"Hep ineklerin iyi yerlere geldiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. İyi bir çalışma, iyi öğretmenler ve hırs sayesinde kazandım. Ama şu an çalışmıyorum."

"Neden?"

"Yüksek lisans yapacağım."

Asansöre bindiler, Çağla karşısında duran bu adamın insan olup olmadığından şüphe etti.

"Sen peki?"dediğinde kafasını yere eğdi.

"18 yaşındayım, Alman Lisesi'nde okuyorum."

Otoparka indiklerinde Çağla onun önden gitmesini tercih etti. Karanlıktan korkuyordu, fotoselli lambalar ikide bir sönüp duruyordu. Garip bir gürültü gelince arkasına bakındı.

"Su deposu, ödlek."

"Ne?"

"Sular kesildi herhalde, su deposunun sesi o."

Siyah motorsikletin yanına geldiklerinde Çağla şaşkınlıkla motoru inceledi. Çok güzel! Ama yine de çok riskli bir şey.

Motorsikletin yanındaki gri araba Metin'indi. Emre cebinden anahtar çıkarttı, babasının arabasından kaskları aldı.

"Daha önce motora bindin mi?"

Çağla kafasını hayır anlamında salladı. Emre gözlerini devirdi, kaskı Çağla'nın kafasına geçirdi ve bağladı. Motora bindiler, otoparktan çıkana kadar konuşmadılar.

"Sıkı tutun."



not: Hani geçenlerde ana karakter kesinlikle Çağla değil demiştim ya, hala değil ama yine de önceki bölümlerdeki o tatlı kızın aslında ürkütücü demeyelim de, garip dünyasını göstermek için böyle bir bölüm yazıverdim. Şu akşam yemeğinden sonraki kısmı düşüncelerimle yazdığımı sanmıyorum. Bu bölümü uzatmak için fazla kastım gibi geldi bana. Neyse, bakalım ileride ne olacak?