Kemik iliği biyopsisi için saat 10.00'a randevusu vardı, dokuz buçuk civarı hastaneye varmıştı. Önce doktorun olduğu kata çıktı, doktor onu eksi birinci kata gönderdi. Bir müddet bekledikten sonra doktoru onu içeri aldı, işlem çok ağrılı geçmişti, iliği alırlarken içinden bir parçanın çekildiğini hissetti. Kalça kemiğinden aldıkları örneğin sonucu haftaya salı çıkacaktı. Hastaneden çıktıktan sonra evine döndü, ağrıdan dolayı uzunca bir süre yattı, bir ara uyuyup uyandı. Uyandığında saat sekize geliyordu, tüm gün bir şey yememişti, çorba yapmaya karar verdi. Kapı çaldı. Delikten baktığında bir şey göremedi. Kapıyı açtı, karşısında dünkü adam duruyordu. Adam gülümsedi ve "Selam." dedi.
"Burada ne işin var?" Eliyle cebini yokladı, telefonunu tezgahta bırakmıştı.
"Komşumun iyi olup olmadığını kontrol etmeye geldim, hasta olduğunu biliyorum." Nereden biliyordu?
"İyiyim." Kendini kapıya siper etmişti, adam onu itti ve evine girdi. Salona girip kanepeye oturdu.
"Yemek yedin mi? Sana yemek getirdim." Elindeki poşeti Güneş'e verdi.
"Artık kim olduğunu söylemek zorundasın." Poşeti bırakıp telefonuna ulaşabilmek için tezgaha yaklaştı, adam onu izliyordu, telefonu alamadı.
"Tedavi göreceğin hastanede çalışan bir doktorum, illa ismimi öğrenmek istiyorsan eğer, Savaş." Adam evi incelerken telefonunu eline aldı, kilidini açtı.
"Evimde ne işin var?" 155'i tuşladı.
"Amacım sana zarar vermek değil, o yüzden polisi aramaya kalkışma." dedi Savaş.
"Peki amacın ne?" Evinde, koltuğunda bir yabancı oturuyordu. Üstelik ayakkabılarını dahi çıkarmamıştı.
"Seni tedavi olmaya ikna etmek." Tedavi olup olmaması gerektiğine hala karar vermemişti.
"Tedavi olup olmamam seni ne ilgilendiriyor?"
"Tedaviyi uygulayacak olan kişi benim."
"Bu sorumun cevabı değil."
"Çok soru soruyorsun, yemeğini yediğinden emin olduktan sonra gideceğim."
"Yemeğe zehir koymadığını nereden bilebilirim?" Savaş inanamayarak ona baktı.
"Seni öldürmeye çalışan biri olsam dün oracıkta ezilmene izin verirdim." Mantıklı bir cevaptı.
"Sen de yiyeceksin, değilse yemem." Poşeti alıp koltuğun önündeki sehpaya bıraktı. Poşeti açtı, bir tabak tavuklu pilav vardı. Mutfağa gidip iki kaşık aldı, kaşığın birini onun önüne koydu. Yere oturdu, sessizce ilk onun yemesini bekledi.
"Başlasana."
Savaş sessizce kaşığı pilava daldırdı, büyükçe bir lokma aldı. Güneş'e bakarak çiğneyip yuttu. "Oldu mu? Hadi ye şimdi."
Güneş birkaç kaşık pilav yedi, yemek yerken izlenildiğini bilmek onu rahatsız ediyordu. Tabağın yarısını yemişti. "Doydum. Yemek için teşekkürler."
"İyi, yemiyorsan ben yerim."
O yemeği yerken Güneş yüzünü inceledi, alnında ufak bir çizik vardı. Siyah saçları alnını bir taç gibi çevrelemişti, alnına dökülen tutamlar ifadesini sertleştiriyordu. Sert çene hattı, düzgün burnuyla bir bütünlük yaratıyordu. Üzerinde koyu haki bir trençkot vardı, yemeği bitirmişti. Birbirlerine baktılar.
"Karnımı doyurdum, eğer bunun için geldiysen-"
"Tamam anlaşıldı, kovuldum." dedi dudak bükerek. Güneş kollarını göğsünde birleştirdi.
Savaş ayağa kalktı, boyu çok uzundu, geniş üst bedeniyle devasa duruyordu. Zil çaldı, Emre'nin uğrayacağını tamamen unutmuştu. Kapıyı açtığında Emre'nin gülümseyen suratıyla karşılaştı, kapıdan içeri bakarken gülümsemesi soldu. Savaş antrede dikiliyordu.
"İyi akşamlar Güneş, yanlış bir zamanda geldim sanırım-"
"Yok yok, doğru zamanda geldin, o da gidiyordu zaten."
"Aslında-" Güneş ona kızarak baktı. "Evet, gidiyordum."
"Yemek için çok teşekkürler, görüşürüz." deyip Savaş'ın kolundan tutup onu kapıdan dışarı iteledi. Emre şaşkındı, anlam verememişti. Emre'yi içeri aldı, kapıyı kapattı.
"O kimdi?" Emre Güneş'in liseden beri en yakın arkadaşıydı, Güneş'in hayatında olup bitenleri herkesten önce o bilirdi.
"Komşum, geçen gün tanıştık, yemek getirmiş." Hastane detayını vermeye gerek yoktu, Emre henüz onun kanser olduğunu bilmiyordu.
"Ooo, enişte adayı mı yoksa?" Elindeki market poşetini tezgaha bıraktı. Güneş sehpanın üzerindeki çöpleri toplayıp attı.
"Hiç sanmıyorum."
"Yeni tanıştığın birine yemek götürmezsin, ayrıca tam senin tipindi." deyip güldü. Güneş gözlerini devirerek "Sadece arkadaşız, sanırım." diyebildi.
"Peki şimdilik öyle olsun, sana pasta aldım, çilekli." Güneş Emre'nin boynuna sarıldı.
"Sen olmasan ben ne yapardım?" Gülerek Güneş'in sırtını sıvazladı.
"Tamam tamam, in üstümden." Güneş sevinçle mutfağa gidip çatal, bıçak ve tabak getirdi. Afiyetle pastayı yediler, Emre fazla uzun kalmayacaktı, biraz sohbet ettikten sonra saat 10 gibi Güneş'in yanından ayrıldı. Bir müddet televizyon izledikten sonra yatağına girdi, pencereden sızan sokak lambasının ışığı gözünü alıyordu, sırtını dönüp gözlerini kapattı.
Cumartesi günü sakin geçmişti, temizlik yapıp bulaşıkları yıkadı. Öğleden sonra dayısının tavukçu dükkanına uğrayıp dayısıyla sohbet etti. Eve dönerken bir paket kızarmış tavuk ona eşlik ediyordu, dayısı her seferinde ona tavuk veriyordu. Markete girip iki kutu bira aldı, kasaya yaklaştığında dikkatini bir şey çekti, kasiyer kız saçlarını sarıya boyatmıştı, ona saçlarının yakıştığını söyledi. Marketten çıktığında yağmur başlamıştı, eve koşarak gitti. Eve girdiğinde salondaki camın kenarına geçti, yağmur damlaları cama vuruyordu. Sert kırmızı mindere oturdu, yemeğini ve birasını yere koydu. Yağmurun sesiyle beraber yemeğini yedi. Yatağına geçip kitap okumaya başladı, elinde kitapla uyuyakaldı.
Koşuyordu, kanser taraması için gittiği hastanenin boş koridorlarında ilerliyordu. Koridor beyaz ışıklarla aydınlatılmış bir labirent gibiydi, ne kadar koşsa da içinden çıkamıyordu, geçtiği yerlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Nihayet gün ışığına açılan kapıyı gördüğünde dizlerinin dermanı kesilmişti, yere düştü, karanlık onu içine doğru çekiyordu. Emekleyerek kaçmaya çalıştı, gözünün önünde bir karaltı belirdi, siyahlı bir adamdı. Arkasına baktığında beline kadar karanlığın onu hapsettiğini gördü. Adama doğru uzandı, adamın eli kolunu kavradı.
Kucağındaki kitap gürültüyle yere düşünce uyandı. Ensesi ter içinde kalmıştı, elini ensesine götürdü. Burnundan sıcak bir sıvının aktığını hissetti, akan sıvıya dokundu, görmek için elini havaya kaldırdı, burnu kanıyordu. Burnunu tutarak banyoya gitti, yüzünü yıkadıktan sonra burnuna pamuk tıkadı. Rüyasındaki adam kimdi? Telefonunu eline aldı, saat 03.54'tü. Yerdeki kitabı ve örtüyü aldı, salona götürdü. Biraz daha kitap okudu, uykusu gelince lambayı kapatıp koltuğa kıvrıldı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder