Hastanenin kapısından içeri girdiğinde hala kendisiyle çelişiyordu. Doktor randevusuna biraz geç kalmıştı, adımlarını sıklaştırıp asansörü yakaladı. Sayıların yavaşça altıya ulaşmasını izledi. Danışmanın önünden geçip doktorun kapısına geldi, bekleyen bir kadın daha vardı, çok soğuk olmamasına rağmen bere giyinmişti. Doktorun kapısını tıklattı, ses gelmedi. Bereli kadın konuştu.
"Doktor bey odasında değil, sanırım siz benim önümdesiniz. Benim randevum 5'teydi." Güneş kafasını salladı. Onun randevusu beşe çeyrek kalaydı.
"Evet öyleyim, geçmiş olsun bu arada." dedi kadına gülümseyerek. Kadın başını eğerek teşekkür etti, Güneş'e de geçmiş olsun dileklerini iletti. Hala hasta olduğuna alışamamıştı. Doktor ve asistanı gelince tuhaf sessizlik bozuldu.
"Güneş Atalay, lütfen içeri gelin." Asistanın peşinden Güneş de içeri girdi.
"Merhaba Güneş Hanım, nasılsınız?" Doktor bilgisayar ekranına bakarken konuştu.
"İyiyim teşekkürler, siz?"
"Bende iyiyim, kemik iliği biyopsinizin sonucu çıktı, sonuçlar sevindirici, negatif çıkmış. Yani omuriliğinizi tutmamış hastalık. Bu sayede kesin bir evreleme yapabiliriz. 3. evre. Bu da hastalığın iyileşme oranını yükseltiyor. Evet kararınız nedir?" dedi Güneş'e dönerken.
"Tedavi olacağım, karar verdim." Doktor gülümsedi.
"Sizin için öncelikli olarak en uygun yöntem daha önce de dediğim gibi kemoterapi. ABVD protokolünü uygulayacağız, 6 kür yani 12 doz olarak 6 ay tedavi göreceksiniz. Her doz 1. ve 15. gün olarak verilecek. Sürekli damar yolu açılmasındansa port kateter takılması ileride işinizi daha çok kolaylaştırır, isterseniz gün ayarlayabiliriz asistanımla. Bu arada bundan sonra asistan doktorlarımızdan Savaş Bey sizinle ilgilenecek kemoterapi dozlarınızı alırken, genel kontrolleri birlikte değerlendireceğiz. Port katater taktıracaksanız kemoterapiye ayın 25'inden sonra başlayabiliriz." Doğruydu demek.
"Evet taktıracağım."
"Aslı, Güneş Hanım'ı ne zamana alabiliriz?" Köşede oturan hemşire ekrandan takvimi kontrol etti.
"15 Kasım Pazartesi saat 17.30 uygun mudur hocam?"
"Tabii." dedi doktor Güneş'e bakarken. Güneş başıyla onayladı.
"Tamam o zaman, anlaştık. Sizi Savaş Bey'le de tanıştırmak isterim." deyip telefonu eline aldı, kısa bir numara tuşladı. Çok çalmadan cevap verildi. "Savaş, odama gelir misin? Bekliyorum."
Kısa bir süre boyunca o gelene kadar doktor kemoterapi ilaçlarını ve olası yan etkilerini anlattı. "... Doksorubisin kalp sorunlarına yol açabilen bir ilaçtır, göğüs sıkışması, sırt ağrısı gibi şikayetleriniz olursa mutlaka bana veya Savaş'a haber verin.-" Kapı tıklatıldı., Savaş doktor önlüğüyle kapıdan içeri kafasını uzattı.
"Gel Savaş, yeni hastanla tanış, Güneş Atalay." dedi doktor Hamdi Bey.
"Merhaba, tanıştığıma memnun oldum, ben Savaş Aksoy." dedi elini Güneş'e uzatarak. Güneş elini sıktı.
"Ben de memnun oldum." dedi Savaş'a bakarak.
"İstersen Güneş'i onkoloji servisinde gezdir, bir daha geldiğinde bulmakta zorluk çekmesin. Güneş Hanım, en doğru yolu seçtiniz, inanın bana, her şey çok güzel olacak tedaviniz tamamlandığında. 15'inde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın." Güneş Hamdi Bey'e gülümsedi.
"Çok teşekkürler doktor bey, siz de kendinize iyi bakın, görüşmek üzere." Savaş kapıyı açıp eliyle yol gösterdi. Dışarı çıkınca Savaş kapıyı kapattı, yüzünde kendini beğenmiş bir ifadeyle Güneş'e baktı.
"Ne?"
"Yok bir şey." Sırıtıyordu.
"Ne demek yok bir şey?"
"Tedavi olacağını biliyordum."
"Sen söyledin diye değil." Asansöre bindiler, Savaş 2. katın düğmesine bastı.
"Bana iyi davranırsan senin lehine olur, ilaçlarını uygulayacak olan kişi benim sonuçta." Güneş istemsizce gözlerini devirdi.
"Sen doktorsun, ki bu hala inanılır gibi gelmiyor, ben hastayım, senin bana iyi davranman gerek."
"İnanılır gibi olmayan ne? Yakışıklı doktorlar da vardır, eğer orada takıldıysan." İlla bu kadar sinir bozucu olmak zorunda mıydı?
2. kata geldiklerinde serin hava onları karşıladı. Uzun koridoru geçtikten sonra otomatik bir kapının önüne geldiler. Savaş kartını okuttu, kapı açıldı. İçeride perdelerle bölümlere ayrılmış olan ondan fazla bölme vardı. Sol baştakinin perdesi açıktı, içeride geniş bir hasta koltuğu, ondan daha küçük bir refakatçi koltuğu ve bir de serum askısı duruyordu. Pencereli bölmeden şehir manzarası görünüyordu.
"Burası tahmin edebileceğin üzere kemo alacağın yer. Refakatçi getirebilirsin, ha gerçi sen kimseye söylemedin daha bunu." Kapıyı açıp çıktı, Güneş peşinden ses çıkarmamak için minik adımlarla koştu.
"Kimseye söylemediğimi nereden biliyorsun?"
"Şimdi kendin söylemiş oldun, sadece varsayımdı." Sinir bozan bir hazır cevaplılığı vardı. Geldikleri koridorda ilerlerken Savaş aniden durdu, Güneş ona çarptı, dengesini kaybetti. Güneş'e döndü ve onu düşmeden yakaladı.
"Ne diye birden durdun? Bırak beni."diyerek debelendi. Savaş ellerini onun kollarından çekti.
"Beni beklemek ister misin? Eve beraber döneriz, bugün erken çıkıyorum, altıda." Güneş telefonunu çıkarıp saate baktı. Saat beşi yirmi beş geçiyordu.
"Neden seni bekleyecekmişim?"
"Eve giderken ölmenden endişeleniyorum, çok sakarsın."
"Bu seni neden endişelendiriyor? Başına bir şey mi düştü? Ateşin falan mı var?" deyip elini Savaş'ın alnına götürdü. Alnı soğuktu.
"Aynı yolu gideceğiz diye dedim, sen bilirsin." dedi, geldikleri istikamette yürümeye başladı.
"Tamam bekleyeceğim. Kalan ömrümden bir yarım saati seni beklemeye harcıyorum, aptal olmalıyım." dedi sona doğru kısılan bir sesle.
"Lobide görüşürüz." Güneş geldikleri asansöre bindi, zemin kata gelince indi. Lobideki krem rengi koltuklardan birine oturdu. Çantasından bu sıralar okuduğu kitabı çıkarıp okumaya devam etti. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okuyordu. Bir müddet okuduktan sonra kitabın kapağını kapattı, camdan dışarıyı izlemeye başladı. Omzunda bir el hissetti, kafasını çevirip baktı. Lacivert uzun kabanıyla Savaş başında dikiliyordu. Güneş ayağa kalktı, ana kapıya doğru ilerledi, dışarı çıkınca otomatik olarak otobüs duraklarına doğru yöneldi. Savaş onu elinden tutup otoparka sürükledi. Siyah bir BMW'nin önünde durdu, kapıların kilidini açtı.
"Vay, bu araba senin mi?" Şaşkınlığını gizleyemedi.
"Atla." dedi sürücü koltuğuna geçerken. Ön koltuğa geçip emniyet kemerini bağladı. Akşam trafiği vaktiydi, ağır ağır araba selinin içinde ilerliyorlardı. Uzun bir sessizliğin ardından Savaş konuştu.
"İlk kemoterapini aldıktan sonra 5 gün Neupogen iğnesi olman gerekiyor, bunun için 5 gün boyunca sana gelip iğne yapacağım, ayrıca neden bu kadar uzak bir hastane seçtin?"
"Daha önce dahiliyeye bu hastanede gitmiştim, onlar onkolojiye sevk etti. Hastaneye gidip yaptırırım, tüm hastalarına böyle davranıyor olamazsın."
"İnternette videosu bile var, öğren kendin yap madem."
"Hastanede yapamazlar mı?" İğneden hoşlanmıyordu.
"Yaparlar da 1 saniye sürmeyen şey için 1 saat yol gitmek biraz saçma."
"Tamam gel yap o zaman, başta kendin söyledin."
"Teşekkür ettiğini varsayıyorum." Evine giden sokağa dönmüşlerdi bile. Evinin önünde bir karaltı dikiliyordu. Yakınlaşınca kardeşi olduğunu fark etti. Arda onları görünce gözlerini kıstı, ışık gözünü almıştı. "Sevgiliymişiz gibi davranmaya devam etmeli miyim?"
"Evet, o gün bana tatlım dememeliydin." Araba yaklaşınca Arda onları seçebildi, gülümseyip elini kaldırdı. Güneş arabadan indi, Arda'nın yanına yürüdü. Savaş camını indirdi.
"Selam Arda."dedi arabadan inmeden.
"Selam Savaş abi. Ablama en sevdiği keki getirmiştim, bilsem sana da alırdım."
"Savaş kalamıyor bu akşam, işi var." diye Güneş atladı.
"Evet nöbete gitmem gerekiyor. Size afiyet olsun." Savaş arabasından indi, Güneş'in yanına gitti, Arda'yı arkasına alarak Güneş'e doğru yaklaştı, eğildi.
"Madem rol yapıyoruz, inandırıcı olsun." diye kulağına fısıldadı. "İyi geceler güzelim." Uzaklaşırken Arda'nın da duyması için sesli söylemişti. "Arda, iyi geceler sana da." Arabasına bindi, sola dönüp uzaklaştı, Güneş arkasından bakakaldı.
"Hadi içeri girelim, hava soğudu." dedi Arda. Güneş anahtarını çıkardı, ana kapının kilidini açtı. Ayağındaki topuklu botları fırlatırcasına çıkarttı, botu ayaklarını vurmuştu. Anahtarını ayakkabı dolabının üstüne bıraktı. Arda'nın peşinden mutfağa girdi. Kardeşi ona havuçlu kek getirmişti. Midesi guruldadı.
"Abla, bazen seni yalnız bıraktığım için kendimi kötü hissediyorum." Keki poşetten çıkarırken Güneş ona baktı.
"Bunu geçen sene konuşup halletmedik mi? Ben yalnızlıktan hoşlanıyorum, ayrıca okulun çok uzak, evden gitmen çok zor olur." Ardanın okuduğu okul şehir merkezinden oldukça uzaktı.
"Evet öyle ama yine de buradan da gidebilirdim."
"Her gün o kadar yolu gidip gelmek kolay mı sanıyorsun? Gece geç saatlere kadar kütüphanede kalıyorsun hem, senin için en iyisi orada yaşaman." Kardeşi eve geri dönseydi, ondan hastalığını gizlemesi güç olacaktı. Bazı geceler, özellikle şimşek çaktığı gecelerde, yalnız olduğunu bildiğinden huzurla uyuyamıyordu ama bunu Arda'nın bilmesine gerek yoktu.
"Peki, madem öyle uygun görüyorsun. Ha, bu arada ceza hukukundan 93 aldım. İki maddeyi yanlış yazmışım, notlarıma bakınca fark ettim. Fotokopici amcaya alışmaya başladım, biraz huysuzlaşabiliyor ama sinirlendirmediğin müddetçe pamuk gibi biri. Sahi, siz nasıl tanıştınız?"
"Savaş'la mı?" dedi, kafasında uygun bir tanışma hikayesi uydururken zaman kazanmak için kekten bir ısırık aldı.
"Evet, hastanede tanışmamışsınızdır herhalde."
"Yok. Yağmurlu bir günde ona çarpıp ajandamı düşürdüm, sonra ajandamı almak için onunla buluştum, bir kere de metroda karşılaştık."
"Vay, inanılmaz. Gerçekten tanışmanız gerekiyormuş demek ki. Ee, sonra ne oldu?"
"Bir kere daha randevuya çıktık, senle buluşmadan önce. Ama hala ciddi düşündüğünü zannetmiyorum."
"Abla, sen kimseye güvenmediğinden öyle düşünüyorsun. Bana gayet ciddi gözüktü. Daha iyisini mi bulacaksın" dedi gülerek.
"Ablanla dalga mı geçiyorsun sen velet? Kekini ye hadi." Daha fazla Savaş hakkında konuşmak istemiyordu. Savaş'a dair hiçbir şey bilmediğini fark etti.
Arda, kekini bitirdikten sonra ayaklandı, yurda dönmesi gerekiyordu. Güneş onu uğurladıktan sonra sıcak bir duş aldı, yumuşak kalın pijamalarını üstüne geçirdi, televizyonun karşısına kuruldu. Bir müddet sonra uyuyakaldı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder