1 Temmuz 2015 Çarşamba

Eğer tanrı olsaydım...

Biraz sonra, bu postta, şu iddialı olduğunu düşündüğüm başlığın altında okuyacaklarınız, benim dışarıdan bakınca büyük, aslında o kadar da büyük olmayan ergen dimağımdaki ütopyanın önizlemesi olacak. Arada cümlelerde kopukluk olursa bilin ki, her i gotta dediğimde gotcha diye cevap veren abdli vatandaşla konuştuğumu ve beyin sikilmesi yaşadığımı... Of, işte böyle bir kopukluk. Anladınız? Gotcha?

Eğer tanrı olsaydım, ilk yapacağım şey kadınların regl olayını yok etmek olurdu. Ne var ulan benim kullarım döllenmeyen yumurtalarını çişlerini yaparak bıraksınlar. (Hey, tanrıysak biraz kadınları düşünelim. Ne var ki hem? Yumurtaları programlarım, spermlere ne oluyorsa onlara da aynısı olur.) 
Bir simetri hastası olarak tüm vücutları belli bir kalıpta yaratırdım. Yani, kimsede khaleesi saçı olmazdı, mavi göz de olmazdı. (Çünkü mavi gözlü insanlardan hoşlanmam. Kahverengi gözlüler 4ever <3 diye buyuruyordu tanrı.)
Bir dakika ya, neden tanrıça olmayayım ki? Evet evet. Ben tanrı ve tanrıça ayrımını da anlamıyorum zaten. Hani tanrının cinsiyeti yoktu? Ee.. siz ne diyor...ımm tanrı? Tamam öyle olsun.
Yav kardeşim ben öyle cennete yasak meyve falan koymazdım. Madem yasaklayacaksın, neden yaratıyorsun? İlla bir gıcıklık. Öhöhöhö. Belki inanan vardır şey etmeyeyim çok.
Sonraa, ben big bang'e inanıyorum fakat tanrıyım ve dünyayı yaratacağım, öyle ortası lavmış, çekirdekmiş, gerek yok öyle şeylere. Bilime saygımız sonsuz. Karanlık madde tarzı bir şeyden oluşurdu içi, dışı yine şu anki dünya gibi kabuk olurdu. Mesela 5 krallık olsundu, her biri eşit miktarda dağlık alan, ormanlık alan ve nehire sahip olurdu.
Cennet veya cehennem olmazdı. İnsan ömrü daha uzun olurdu, ve tanrıyım ya hani, hiçbiri yaşlanmazdı. Peygamber yaratmazdım, bu peygamberler bence o dönemin en nefret toplayan insanı olmuştur. Tüm insanlara dünyanın kurallarını onlar dünyaya gitmeden önce öğretirdim.
-Ee tanrı bozması, nerede öğütleyeceksin kullarını?
Bunu sormanı bekliyordum. Hiçlikte. Gökte veya yerde değil. Hiçlik. İnsanın üretildiği yer de diyebiliriz. Ne renk hayal ederseniz. Fullmetal alchemist brotherhood'ta beyazdı. Eh görüntüm olmazdı.
Ya da bir tahtta falan oturan İsis tarzı bir tanrıça olurdum. Ama yine hiçlikte. Bizde melek değil, kahya var. "Aman kızım, bak melekler evimize gelmez sonra." işte benim sahip olduğum gücün %10'una da kahyam sahip olurdu ve tüm işlerimi hallederdi.
Dünyada mevsimler sonbahar ve ilkbahardan ibaret olurdu. Bu bilime aykırı galiba ama umurumda değil. 
İnsanlar hem çalışıp hem yaşayamazlar.

Evlatlarım, dinime update gelecek, ama tanrı şimdi biraz uyuyacak.

update:

Şöyle bir şey oldu, tanrının anası odaya pat diye girdi ve kargonun durumunu öğrenmek için ekranı incelemeye başladı ve tanrı bu minik ütopyasında yapmak istediklerini kaydedemeden ekranı kapatmak zorunda kaldı. Tanrı çok yorgun evlatlar. Yazdıklarımı hatırlamıyorum, ama tekrar yazacağım.
İnsanlar eşit olacak demiş miydim? Kullarımı, IQ açısından eşit yaratacağım. Böylelikle aralarında daha fazla rekabet olacak. Kim beynini daha çok geliştirirse o hatırlanacak.
Herkese cinsellik özgürlüğü veriyorum. He bu arada ahlak kuralları diye de bir şey olmayacak. isterseniz çıplak gezin, cehennem yok dedim ya.
Şimdi, benim insanlarım çok iyi birer birey olacak dersem, büyük bok yemiş olurum. Tabii ki de kötüleri de olacak.Her kim tanrı olursa olsun, değişmeyecek yegane şey budur. Herkes iyi biri olursa, kimse öldürülmez, kimse intihar etmez ve bu, etik değil. Kimse ölmezse, yenileri de doğmaz. Yani siz küçük beyinli insan bozmaları, hepinizin içinde kötülük maddesi bulunacak. Evet, madde. Kim bilir belki bu kötülük sizi hırslandırıp başarılı olmanızı, sonra çuvallayıp açlıktan ölmenizi sağlayacaktır.

Hala iyi biri olmak mümkün.




24 Haziran 2015 Çarşamba

Tanımsız dünya 5

"Neden daha önce anlatmadın?"dedi Evren, gözlüklerinin ardından korkuyla Devrim'e bakıyordu.

Ölüm gibi somut bir acı, içindeki tanımadığı ruhtan daha beter bir durumdu. Çağla da bağdaş kurmuş, elindeki yaprağı küçük parçalara ayırıyordu, hiç ses çıkarmamıştı oturduklarından beri. Devrim'in bu konuyu Evren'e anlatması onun üstündeki gerginliği biraz azaltmıştı. Çünkü Devrim'in sürekli ondan bir çözüm beklediğini düşünüyordu. Halbuki Devrim bu konuda hiçbir şey yapmak istemiyordu.

"Polise şikayet edebileceğinden şüphelendim."

"Salak."

Evren Haluk'u severdi. Haluk kanser olmadan önce, Evren'i ve Devrim'i pazarları Çatalca yakınlarındaki yazlık eve götürürdü, bu çok sık olmazdı, kışın gitmezlerdi. Ayrıca geçen yaz Evren bir ay onların yazlığında kalmıştı. Haluk Bey, eskiden avukattı, kanser tanısı konunca işi bırakmıştı. Akciğer kanseri olduğu ortaya çıktığında Deniz henüz anarşist bir kişiliğe bürünmemişti. Aile bozulmamıştı, Suna Hanım henüz eşini aldatmamıştı. Annesinin babasını aldattığını öğrenen tek kişi oydu. Ya da öyle olduğunu zannediyordu, çünkü Haluk Bey Devrim'den önce dahi bu çirkin olayı biliyordu. Akciğerlerindeki kanser, yemek borusuna sıçramıştı, hiçbir şekilde tedaviye cevap vermiyordu. Huzurlu ölmesi için evine göndermişlerdi. Son hafta bir paket sigara bitirmişti. Son sigarasını ölmeden önceki sabah içmişti.  

"Haluk amcaya poğaça yapacaktım. Yemek yapmayı bilmediğim için dalga geçmişti benimle. Ben de ona söz vermiştim, ama o yiyemedi."

Çağla sona doğru kısılan hatta yok olan bir sesle bunları söyledi. Başı öne eğikti, sesinin kırılıp yumuşaması ağladığını gösteriyordu. 

"Çağla, sus." Evren'i dinlemedi.

"Poğaça yapabiliyorum artık, ama o yiyemeyecek."

"Çağla, yeter."dedi Devrim. Ama Çağla zırıl zırıl ağlamaya başlayınca sinirleri tepesine çıktı. "Çağla! Sinirlerimi bozuyorsun! Ölen benim babam, senin değil!"

Çağla kafasını kaldırıp bulanık gözlerle ona baktı.

"Evet, senin baban! Aa, ne kadar ilginç, ölmüş babasının ardından ağlamayan gururlu çocuk."

"Hey! Kesin şunu! Çağla sus. Devrim bırak sende." Devrim sinirle Çağla'ya bakıyordu.

"Çağla, böyle yapacaksan git."dedi Devrim.  Çağla sessizleşip gözlerini ovuşturdu.

"Tamam, gideyim o zaman."

Devrim keyifsizce gülümsedi, cevap verdi.

"Siktir git Çağla. "

"Ne?"

"Hey, hey gençler, sakinleşin."

"Evren, siktirip gitmemi istiyor, üzgünüm ama burada daha fazla duramam."dedi Çağla ve çantasını alıp masadan kalktı. Hızlı adımlarla uzaklaştı.

"N'aptın be oğlum? "dedi Evren.

"Kendisi kaşındı. Sessizce otursaydı, olmaz mıydı? Kalk gidelim." Devrim banktan kalktı, Çağla'nın gittiği yönün tam tersi yönde ilerliyordu. Cebinden bir paket çıkardı, bir sigarayı çekip paketi cebine koydu, sigarasını yaktı. Evren göz ucuyla onu izliyordu.

"Sigara içmezdin sen."

"2 yıldır içiyorum desem?"

Evren kaşlarını çattı. Hiç sigara içeceğini düşünmezdi Devrim'in.

"Peki."

"Neden kızmadın?"

"Kızılacak bir durum değil bu, bir tercih. Tercihlerine karışmam doğru olmaz."

"Vay be, çok etkileyici oldu bu, hemen bırakıyorum sigarayı."

Evren güldü, çalan telefonuna cevap verdi.

"Alo? Efendim, anne...-Hayır, hayır sakın masama dokunma!...Nasıl toplarsın?!... Neden!?... Eve gelince görüşürüz. "dedi ve sinirle kapattı. Devrim sigara dumanını havaya savurdu ve Evren'e baktı.

"Hande teyzeye neden bağırıyorsun? Ben o kadar iyi bir anne daha tanımadım. Hem, ana kuzusu biri için fazla dik başlı davranıyorsun."

"Odamı karıştırıyor."

"Ne o, bembeyaz oldun, uyuşturucu falan mı kullanıyorsun?" dedi, sigarasını çöp kutusunun kenarında söndürdü, çöpe attı.

"Hayır, önemli belgeler vardı, çabuk gidelim."

Vapura binip karşıya geçtiler, sonra da dolmuşa bindiler. Kızıltoprak'ta inip yürüdüler, en sonunda Evren'in evine vardılar. 6. kata çıktılar, Evren zile bastı, kapıyı annesi açtı.

"Ah erken geldin demek? Akmar'a gitmeyecek miydin? Hoşgeldin Devrim,  geçin."dedi, montlarını aldı.

"Nasılsın, Hande teyze?"

"İyiyim Devrimcim, sen nasılsın? Haluk Bey, Suna nasıl?"

"Teşekkürler, onlarda iyiler, annem babamla ilgileniyor, biliyorsunuz."

Evren'in odasına çıktılar. Evren deli gibi bir şeyler arıyordu.

"Burada duran kağıtlar vardı anne, nereye koydun?"

"Çöp gibi duruyordu, çöpe attım." Devrim göz ucuyla Evren'e baktı. Evren'in çıldırmasına çok az kalmıştı.

"Hangi çöp?"

"Mutfaktaki. Önemli miydi onlar?"

Evren merdivenleri inanılmaz bir hızla indi, mutfağa ilerledi, kağıt-cam-ev diye ayrılmış çöp kutularından kağıdı yerinden çıkardı, mutfağın zeminine oturdu ve kağıtları karıştırmaya başladı. Buruşuk, karalanmış kağıtları yanında biriktiriyordu.

"Oğlum madem önemliydi neden dosyaya koymadın? Çok dağınıksın Evren, kulaklığını yatağının altından çıkardım."

Evren gözlüklerinin üstünden annesine baktı.

"Sakın kulaklığını yıkadım deme bana. "

"Sildim, çekmecene koydum."

Devrim Evren'in yerinde olduğunu düşündü bir anlığına. Bu fikir onu mutlu etti. Annesiyle didişmek istiyordu. Evren kağıtları alıp odasına geri döndü. Devrim de onun peşinden gitti, bir süre Evren'in buruşuk kağıtlardaki bilgileri temiz bir kağıda geçirmesini izledi. İşi bitince buruşuk kağıtları çöpe attı.

"Ne bunlar?"

"Şu an ne olduklarının bir önemi yok. Ama zamanı gelince anlatacağım."dedi Evren,  kapıyı işaret etti.

Devrim kapıyı kapattı, Evren'in geniş berjerine kuruldu.

"Peki, ne hakkında bunlar?"

"Imm, din? Hayır, ölüler. Aslında hiçbir şey hakkında. Sadece araştırma."

"Tamam, ilgilenmiyorum. Açıklayamadığın şey benim ilgi alanıma girmez."

Evren elindeki kalemi düşürene kadar çevirdi, bir müddet kitaplığını seyretti ve sonunda konuştu.

"Sana bir şey anlatmadım. Bak, şu yaşıma kadar neredeyse her konuyu sana açtım, ama bunu açmadım. Aslında konuşmamam gerek." Devrim onun gözlüğünü bıkkınlıkla ittirmesini seyretti.

"Biliyorsun, anlatacak kimsem yok."

"Biliyorum, iyi dinle, bir daha anlatmam. Erm, şimdi. Yaklaşık 1 ay önce oldu bu olay. Ben bir gece çok kötü hissettim. Hani annem iş için İsviçre'ye gitmişti, babam da izin alıp onunla gitmişti. O haftasonu ben kötü şeyler yaptım. Uyuşturucu kullandım ve sonra içip sarhoş oldum.-"

"Evren, uyuşturucuyu nereden buldun?"

"Baran'dan, hani şu serseri olan."

"Ne bok yedin sen!?"

"Oof, sessizce dinlesen olmaz değil mi? Sonra ölmek istedim, mutfağa gittim ve çekmeceden bıçak aldığımı hatırlıyorum. Ama sonrası yok. Ayıldığımda odamdaydım ve akşam vakitleriydi. Yani 1 gün boyunca uyudum. Sonra sanki beynim patlayacakmış gibi hissetmeye başladım, içimde biri vardı."

"Nasıl yani? Yaran ne oldu peki?"

"Yara yok. Çok ilginç, ama yok. Halbuki acı çektiğimi hatırlıyorum." dedi ve masasına uzandı, bir kağıt alıp bir şeyler karaladı. Sonra Devrim'e gösterdi, Devrim'in gözleri korkuyla büyüdü.

"Kim bu herif!?"

"Şu an bilmiyorum." dedi, kağıdı tekrar karalamaya başladı. İçindeki ses yine konuştu.

Heh, sen kağıda yazınca ben okuyamıyorum sanki.

Evren'in kanı donmuştu, kağıdı tekrar Devrim'e çevirdi.

"Ne yapabiliriz ki? Sanırım saygıdeğer abiyle yaşamak zorundasın. Bu ne yahu, korku filminden fırlamış gibi duruyorsun. Canavardan çok, ürkek kız gibi. Tam olarak gün ve saat söyleyebilir misin?"

27 ekim. Cumartesiye denk geliyordu, işte gece on birden sonra. Ama bu olay 28'inde gerçekleşmiştir, sanırım."

Devrim sessizce arkadaşına bakıyordu, sonra kalkıp yanına gitti, sırtını sıvazladı.

"Abi beni duyuyor musun şu an?"dedi Evren'in kulağına doğru.

"Evet."dediğinde irkildi.

"Ee, sesin değişmiyor mu? Evren evet diyen sen miydin, o muydu?"

"O. Sesim neden değişsin ki? Çok fazla korku filmi izliyorsun."

"Ooo, Evren Bey, ne kadar da rahatsınız. Neyse. Abi, neden girdin bu ergenin içine?"

"Annesinin içine mi girseydim?"

"Hande teyzeye laf edemezsin, abi dedik terbiyesiz çıktın. Hayır yani, ruh olarak özgürce dolaşmak varken neden Evren? Onu merak ediyorum. "

Sessiz kaldı.

"Evren, neden intihara teşebbüs ettin?"

"Bilmiyorum, o an işlerin içinden çıkamayacağımı düşündüm. Aslında tam olarak bilmiyorum. Sorunu bilsem intihar etmeye kalkışmazdım ya!"diye çıkıştı Evren.

"Tamam tamam, abiyle mutluluklar dilerim size. Abi, hadi buranın hayaletiydin, tamam da. İki kat aşağıda oturan otçu çocuğa niye musallat olmadın? Hem onun gideri falan da var, bu çocukla ne yapacaksın?"

"Bu çocuğun inanılmaz bir zekası var. Kötü işlerimi yapıyor." Güldü, devam etti. "Hem bu çocuk kendini tekrar öldürmeye kalkışmaz, otçu dediğin hiç düşünmeden o gün kendini doğrardı."

Devrim de Evren de şaşırmıştı, ama doğru bir mantıktı.

"Hem, Evren sevdiği kızla da çıkabilir, aileye arkadaşlara veya sevgiliye ihtiyaç duymuyorum, o konuda rahat. Yani, sapığın teki olsam, şu yanınızda gezinen kıza sarkardım. "dedi Evren, gülmeye başladı.

"Çağla'ya mı? Hahahahahaha, yok artık." dedi kendi kendine.

"Çağla güzel mi abi sence?"diye sordu Devrim.

"Örnek olarak dedim. Ne bileyim ben."

Evren'in annesi kapıyı tıklatıp içeri girdi. Elinde bir tepsi vardı. Evren tepsiyi onun elinden aldı. Kolayı ve tabağın birini Devrim'e verdi.

"Teşekkürler Hande teyze."

"Sağol anne."

"Afiyet olsun çocuklar."

"Anne biz çocuk muyuz?" Hande güldü.

"Afiyet olsun ergenler."dedi gülümseyerek.

İkisi de suratlarını astı. Hande kapıyı kapatıp merdivenleri inince Devrim kahkahayı bastı.

"Biz ne kadar ilginç insanlarız yahu. İçine ruh girmiş, sen bundan rahatsız olmuyorsun, ruha 'abi' diye hitap ediyoruz, ben astral seyahat-."

Devrim ağzından kaçırdığı şey yüzünden kendine okkalı bir küfür etti. Evren üzgünce yere bakıyordu. Devrim'in dediklerini düşündüğü her halinden belliydi, oturuşundan bile. Kafasını çevirdi.

"Astral seyahat mı yaptın sen!?"

"Eh, şey... Evet." Hep yaptığını bilmesindense sadece bir kere yaptığını sanması Evren'in akıl sağlığı için daha iyi olurdu.

"Vay be, korkmadın mı?"

Basit, klasik sorular. Sen ne ara bu kadar salaklaştın canım arkadaşım? Diyebilmeyi çok isterdi Devrim.

"Biraz huzursuz bir durum. Garip."

Evet, kısmen ölümü tanımlar gibi garip diye kestirip atmıştı. Sonuçta, ruh bedeni bırakıp yolculuğa çıkıyordu, bir nevi ölüm sayılırdı.

"Ne yaptın peki?"

"Bir yerlere gitmedim. Yataktan yükseldim."

"Bu kadar mı? Peh, bende şöyle mahalleni turlamışsındır sanmıştım."

"İstemsiz oldu, ben uyuyordum. Belki de rüyaydı. "

"Acaba... Sen de yapsan ne olur?"diye sordu Devrim, aklına güzel bir plan gelmişti.

"Yok, ben yapamam, hadi uyanamazsam? Ben senin kadar sorumsuz biri değilim. "

"Tıpkı abi gibi konuşmaya başladın."

"İkinci cümle onundu."

"Hmm. Biz özel bir konu da konuşamayacak mıyız artık?"

"Hayır."

"Evren, seni öldürsem annen çok mu üzülür?"

"Dünyası yıkılır, biricik oğluyum ben."

"Bunu içine ruh kaçmadan önce düşünseydin, içine ruh girmeyecekti."

"Tanrı'nın işi olmasın bu?"

"Tanrı çok umrunda sanki, Evren."

"Bir ihtimal. Ne bileyim?"dedi, tabağındaki sıcak böreği yemeye koyuldu.

"Evren, beni evlatlık alamaz mısınız? Annen hep çok güzel yemekler yapıyor."

"Bir düşüneyim, hayır, almazlar. Düşünsene, sürekli oyun oynayan iki ergen aynı evde. Çok sıkıcı olurdu. Ama biraz bizde kalabilirsin istersen."diye yanıtladı, kolasından birkaç yudum aldı. Devrim'in çelimsiz vücudunu süzdü, sanki daha da zayıflamıştı Devrim.

"Bilmem, belki gelirim. Ama şimdi gitmem lazım. Deniz dönüyor."dedi, böreğini bitirdi.

Evren'in onu geçirmesine ses çıkarmadı, çantasını yerden aldı ve omzuna geçirdi. Evren'e bir beşlik çaktı. Hande'ye teşekkür etti ve yola koyuldu.

28 Mayıs 2015 Perşembe

tanımsız dünya 4

İlk açıklama, sonra hikaye.
Aklımda kesinlikle böyle bir kurgu yoktu, hatta Evren için 3. bölümde böyle bir güç unsuru buldum. Yazılımlar, hackerlar hakkında kesinlikle bir bilgim yok.(Eh sanki dünyada başka işlenecek suç kalmadı.) Bu yüzden, derine inmeyeceğim Evren hakkında. Zaten şu an ana karakter Devrim gibi gözüküyor. Bir de araya sıkışmış Çağla. Gerçekten çok garip bir şekilde, o an ne istiyorsam kolpalıyorum. Büyük ihtimalle önceki bölümleri okusam beğenmem. Ben fantastikçiyim yahu, bu hikayenin önceki hikayelerimle tek benzer yönü lise ortamında gelişmesi. Bakalım bu nasıl oldu?
Not:Aslında Çağla burada bu iki sorunlu insanı bir arada tutan bağ. Değilse çok da önemli değil. 

Ah, ikisi nasıl bu kadar uyumlu davranabiliyor? İkisi de solak, ikisi de döneri sadece ketçaplı yiyorlar. Telefonları da modeline varana kadar aynı. Aynı renk!? Bunlardan biri gayrimeşru çocuk falan mı acaba? Benzemiyorlar da. Sadece şu donuk koyu kahverengi gözler hariç.

"Gamer, neden yemeğini yemiyorsun?"

"Ben ondan daha çok bilgisayar oyunu oynuyorum."diye itiraz etti Devrim.

Geceki gezinti ona iyi gelmişti.

"Hayır, sen sakız çocuksun. O biraz daha gamer. Mesaj atıyorum iki gün sonra cevap veriyor."

"Oyun benim işim."dedi Evren tatmin olmuş bir yüz ifadesiyle.

"Evet ama o her kıvrımında oyun olan beynini doyurman lazım ki, düzgün çalışsın."dedi Çağla, limonatasını yudumladı.

"Ovot omo o hor..."Evren yüzünün ortasına çarpan ketçaplı peçeteyi fark edince dalga geçmeyi bıraktı. Temiz peçeteyle burnunu sildi. Tavuk dürümünü yemeye başladı.

Dün gece muhtemelen yazılımın amına koydum. Düzeltemeyecekler.

Gülümsemeden edemedi. Çağla'yla Devrim'in saçma konuşmasını dinledi. Güldüklerinde o da gülüyor,  onlara uyum sağlıyordu. Kolasını bitirip tepsisini ittirdi.

Çağla, sabahtan beri Evren'i gözlemlemişti, eskisi gibi neşeli değildi, durgun bir tavır takınmıştı. Sürekli gülen insanlar üzgün olduklarında suratları garipleşirdi, Çağla onun yüzüne baktığında mutsuzluğu somut olarak görüyordu.

Devrim zaten normal halinden daha fazla zombiye benziyordu, yüzü çökmüştü. Delik gibi gözleri her zamankinden daha boştu. Arkadaşlarının üzerindeki ölü toprağının kendisine bulaşmasından korkuyordu. Eğer onlarınki gibi bir mutsuzluğa kapılırsa intihar edebileceğinden korkuyordu, başarısız bir intihar girişiminden sonra zor toparlamıştı ve antidepresan kullanıyordu. Bileklerindeki kahverengi izler geçmemişti, Devrim başta izlerle dalga geçiyordu, zamanla dalga geçmeyi bırakmıştı, zaten bu zaman içerisinde de izler beyazlamıştı. Sonra hocaların görmesinden korkup bileklerini gizlemişti, şimdi kimse fark etmiyordu.

"Devrim, hadi bahçeye çıkalım."

Devrim'i yerinden kaldırıp kafeteryanın dışına sürükledi, Evren'in hala oturmasına kızmış gibi davrandı. Kaşlarını çatıp bağırdı.

"Evren, kalkacak mısın?"

Evren'in çevresindeki birkaç öğrenci dönüp ona bakınca pes etti ve ikisinin yanına yürüdü. Bahçeye çıktıklarında biraz dolaşıp en köşedeki masaya oturdular. Evren içindeki kötücül dürtüyü zorla bastırdı ve normal gözükmeye çalıştı.

Şimdi değil, lütfen.

Devrim'le oyunlar hakkında konuşmaya başladı, içindeki kötü şeyi bastırmak için elinden gelen her şeyi yapmak zorundaydı. Dost denebilecek kadar önemsediği iki insanın önünde bir psikopata dönüşürse hiç de hoş bir durum olmazdı.

Gece mi? Geceleri çok sıkıcı oluyorsun ama.

Evren içinde yankılanan sesi duyunca ürperdi, yutkundu. Onu oyalaması gerekiyordu.

Bu gece sıkıcı olmayacak.

Devrim yine sakız çiğniyordu. Çağla da elindeki çubuk krakeri yemekle meşguldü. Basketbol maçını izliyorlardı, Evren bir an içindekinin ne düşündüğünü anlamaya çalıştı.

Saçma sapan bir şey isteme benden. Yakalanırsam eğer, sen de yanarsın.

Uluslararası bir kuruluşun sitesini hacklemişti - az kalsın kendi ayarlarını düzeltmeyi unutuyordu.

Ne oldu, korktun mu? Neden korku filmlerinde ilk şişkoların öldüğü belli oldu. Ödlek.

Bununla ilgisi yok. Bu siber suça girer. Hesapları hacklemem de özel hayatın gizliliğine. Kuruluş seç bari.

Hmm, peki. Bir FBI ajanının tüm hesaplarını hacklemeni istiyorum.

Sonra benim için idam mangası kurulunca beynimi, dolaylı olarak da seni çökertirim. İdam mangası kurulmaz da, direkt öldürürler.

Bayım, siz bu yola girdiğinizde zaten ölmek istiyordunuz. Ben sadece sizin evde dolanan bir ruhtum. Seni çocukken ağlatana kadar korkutuyordum. Sonra sen ruhunu benimkiyle değiştirdin. Tam olarak 1 ay önce. Kendi ruhunla paralel gidiyorum, bu yüzden hala şu kızı sevebiliyorsun.

Evren kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sessiz kaldı, cevap verirse yine yaptıkları yüzüne vurulacak, pişmanlığı körüklenecekti. Ölemediğine çok pişmandı. Nasıl olmuştu bilemiyordu. Sarhoş olmuştu, uyuşturucu kullanmıştı. Onun dediğine göre elinde bir bıçak varmış ama kendine sapladıktan sonra çıkaramamış. Ruh onun can çekiştiğini görünce Evren'in bedenine girmiş.

Bunların hepsi deli saçması. Acıyı hatırlamam gerekirdi. Karnımda bıçak izi de yok. Sen sadece benim kötü tarafım falan olmalısın.

Ölüm o kadar da kolay gerçekleşen bir olay değildir. Nice moruklar var, yüz küsür yaşına kadar yaşayan.

Derin bir iç çekti. Sonra Çağla'nın birden banktan kalkıp koşarak uzaklaşmasını izledi. Dönüp Devrim'e baktı, tepki vermemeye karar verdi. Devrim basketbol sahasında bir köşeye bakarak dalıp gitmişti.

"Çağla'nın nesi var?"dedi Evren.

"Biraz garipleşti."

"Korkutucu."

"Bunu sen mi söylüyorsun? Aranızda hem en psikopat hem de en normal benim. İkinizde ergen bunalımına girip...hatalar yaptınız."dedi Evren'e sinirle bakarken.

Evren oturduğu yere sabitledi vücudunu. Kollarını kavuşturdu.

"Bu konuda konuşmayacağım."

"İşine gelmeyince konuşma zaten."

Devrim banktan kalkıp okul binasına yürüdü. Müdür yardımcısı onu durdurunca sıkıntıyla nefesini verdi.

"Devrim, satranç kulübünün düzenlediği turnuvaya katılmamışsın." İçinde 'veli' kelimesi geçmeyen bir cümle duyunca rahatladı.

"Unutmuşum, Bay Heiger'la konuşurum efendim."

"Tamam, kazanacağını biliyoruz." Devrim kafasını sallayarak onayladı.

Bu uyarıcı cümle tüm idareyi kapsıyordu. İki yıl üst üste satranç turnuvasını kazanmıştı ve idare bu sene de kazanmasını istiyordu. Hatta kazanmasını buyuruyorlardı. Sınıfa çıktı, sınıfta iki kız dışında kimse yoktu. Sırasına geçip telefonuyla oynamaya başladı. Telefonundaki aile fotoğraflarına baktı, babasının ve Deniz'in olduğu fotoğraf dışındaki fotoğrafları sildi. Babası ortalarında duruyordu, Deniz'in omzuna elini koymuştu, Devrim'in de elini tutuyordu. Göl kenarında çekilmişti, balık tutmaya gittiklerini anımsıyordu. Deniz'e haber vermesi gerekiyordu. Dört kere çaldıktan sonra ses duyuldu.

"Alo?"

"Alo, Deniz."

"Ooo, zengin ailenin küçük beyi, sen arar mıydın beni?"

"Babam öldü, bil istedim. "

Devrim, Deniz'in yutkunduğunu duydu, birkaç saniye konuşmadı.

"Eve gelmem için yapıyorsun."

"Eve gelmeni istesem böyle bir şey söyler miydim?"

"Annem peki? Harap olmuştur."

"Evet, çok yıprandı." Böyle durumlarda her zaman yalan söylemek en doğrusudur.

"Defnedildi mi?"

"Evet. 12 gün oldu."

"Neden en başta aramadın?"

"Bilmiyorum. "

"Yanına geleceğim."dedi Deniz ve telefonu kapattı.

Geleceksin ha? Umarım gelmezsin abi.

Çağla sınıfa girince onu yanına çağırdı. Eteğini düzeltip sıraya oturdu, üzgün görünüyordu.

"Ne oldu da öyle birden gittin?"

Çağla iç çekti, Devrim'e bakmadan cevap verdi.

"Çok sıkıcıydınız, ben de kaçtım."

25 Nisan 2015 Cumartesi

insanlar diyorum, saçma

Evet ya, düşünüyorum da, insanlar çok kaba. Ayağına basıyor kadın, dönüp bi bir özür bile dilemiyor. Otobüste sen geçmeye çalışırken adam istifini bozmuyor.
İnsanlar kavgacı ruhlu. Herkes her an patlayabilecek durumda. Belki de şehrin asabiliği yansımıştır onlara. Bilemiyorum ama insanlar birbirlerini çiğ çiğ yiyebilecek duruma gelmişler.
İşte bu yüzden toplum itici. Bu yüzden insanlardan nefret ediyorum.
****
Ceylin diye bi kız var, twitterda takip ettiklerimden biri. Kız bir başka konudaki düşüncelerimi mükemmel bir şekilde açıklamış. Yani ben yazsam da buna benzer olacaktı, idare ediverin biraz.
http://tanrimmerhaba.blogspot.com.tr/2015/04/tumblr.html?m=1

23 Nisan 2015 Perşembe

tanımsız dünya 3

İnsanlar koşuyorlardı, Devrim'in üstüne doğru. Çok fazla insan vardı, gerçi bu şeylere insan demek çirkinlere bile haksızlık olurdu. Suratları uzun, kırmızı renkteydi saçları yoktu. 

Hassiktir, bunlar da neyin nesi?

Evet, bir tanesine dikkatlice bakınca derilerinin soyulmuş olduğunu anladı. Tiksintiyle yüzünü buruşturdu, koşanlar çok yaklaşmışlardı.

Kaç!!!

Arkasını dönüp koşmaya başladı, etrafına bakındı. Etrafta yanık siyah otlar vardı, saklanabileceği hiçbir yapı yoktu. Her yer yanmış, kül olmuştu. Burası geçen gece yanan Bakugi-2'ydi. Bacaklarında hissettiği acıyla inledi, sanki bacaklarını kesmişlerdi. Bacaklarına baktığında şortunun ve bacaklarının kanlar içinde olduğunu gördü, yer yer kemikleri görünüyordu çelimsiz bacaklarında. Korkuyla gözleri büyüdü, çabucak buradan gitmeliydi. Kafasını kaldırıp koştuğu yere baktığında uçurumu gördü. Kaçacağı yer yoktu. Bu zombimsi yaratıklara yem olmaktansa kayalıklı bir denize atlamayı tercih ederdi. Bacaklarının ağrısına aldırmayıp koşmaya devam etti ve uçurumdan atladı.

...

Ruhu bedenine geri dönünce derin bir nefes aldı ve çakralarından yayılan garip sıcaklığı hissetti. Gözlerini açtığında etraf karanlıktı, eliyle yattığı yeri yokladı, kendi yatağındaydı. Nefesini verdiğinde boğazındaki ağrıyı hissetti.

Ölüme az kalmış demek.
Trajikomik.

Komidinin üzerindeki lambayı yaktı, masasındaki bardağını alıp odasından çıktı. Susamıştı. Evde kimse yoktu, mutfağa giderken bir not buldu. Annesindendi.

Devrim, ben gidiyorum, burada kalmam nefretini arttıracak. Üzgünüm.
Annen.

"Siktir git amına koduğumun orospusu! Üzgünmüş!"dedi kağıdı buruştururken.

Zaten abisi de evi terketmişti, babasının öldüğünden bile haberi yoktu. Evde, babasının bahçeye gömdükleri çürümeye başlayan bedeniyle yalnızdı. Kötü hissediyordu. Babası akciğer kanseriydi, kan kusmuştu. Annesi daha fazla dayanamayıp ekmek bıçağıyla kocasının üstüne atlayıp onu defalarca bıçaklamıştı. Bunların hepsini Devrim görmüştü, annesinin üstüne atlamıştı ama annesi onun elinden kurtulup kocasını deşmeye devam etmişti. Üstelik Devrim'in de kolunu çizmişti, Devrim kalkıp engel olamamıştı.

"Alo, Çağla..."dedi düşüncelerinden sıyrılmaya çalışırken.

Çağla'yla konuşmak ona iyi gelecekti, eğer bu olanları Evren'e anlatırsa Evren Suna Teyze'yi polise şikayet ederdi. Ama Çağla korkaktı, böyle bir şeye cüret edemezdi. Sanırım.

"Ne oldu?" dedi Çağla, sesinden uyku akıyordu.

"Beni dinler misin? Moralim bozuk da."

"Yarın dinlerim. Git mastürbasyon falan yap, gecenin bu saatinde nasıl moralini bozdun?"

Mastürbasyon mu? Salak.

"Yarın olmaz.. Çağla,"dedi tereddütle. "Bak çok klasik geliyor ama ölmek istiyorum."

"İntihar mı edeceksin?"

"Bilmem, belki."dediğinde intihar etme olasılığını düşündü.

"Ya intihar edeceksen kesin çözümler bul, uyuyorum şimdi."

Devrim daha fazla saklayamadı.

"Annem babamı öldürdü! Çağla babam öldü!"diye bağırdı telefona. Elini saçlarına geçirdi ve gözlerinin yanmasına izin verdi.

"Ne?!"

"Evet, şimdi de kaçtı orospu. Babam arka bahçede, ölü. Toprağın altında.. Babam yok artık..."diye bağırdı, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözyaşlarını serbest bırakabildiğine bir anlığına şükretti, gözyaşları aktıkça daha da çoğalıyordu sanki.

"Ah... Devrim, ben.. Haluk amca.. Nasıl olur?!"derken Çağla da ağlamaya başladı. Çağla babasız büyüdüğü için Devrim'in babasını çok severdi. Onu baba gibi görürdü.

"Ne yapmalıyım?! Söyle! Yalnız kaldım artık."

Çağla içeriden gelen inleme sesine karşılık, "Gel çabuk, yanıma gel. Tanrım... Hadi gel, giyiniyorum."dedi.

Devrim üstüne montunu geçirip anahtarlarını aldı ve evden çıktı. Gözyaşlarını silip soğuk geceye yürüdü. Çağla'nın evine varana kadar kuru yanakları uyuşmuştu. Çağla apartmanın kapısında bekliyordu, ellerini yüzüne kapamıştı. Çağla'nın kolunu tuttu, Çağla onu görünce kollarını sıkıca ona doladı. Bir müddet sarılıp ağlaştılar. Çağla, şiş suratı ve ıslak yanaklarıyla Devrim'den daha perişan görünüyordu.

"Devrim,"dedi onun saçına dokunurken.

"Deniz bilmiyor bile."dedi, buruk bir sesle. Kolunu Çağla'nın beline doladı.

"Saat kaç?"

"Dörde geliyor."

Gece ne yapılırdı? Geceler uyumak içindi, seks içindi, sarhoş olmak içindi. Bu iki çocuk soğuk gecede nereye gider, ne yapardı? İkisi de bilmiyordu.

Beraber sarı sokak lambalarının altında yürüdüler sabah ezanına kadar. Çağla gecenin ayazında buz kesmişti. Titreyerek Devrim'in zayıf vücuduna ilişti. Devrim kolunu onun omzuna attı, sarı ışıkta turuncuya dönen saçlarını inceledi. Yanlarından geçen sokak köpeği Çağla'yı ürküttü.

"Devrim, Evren'e anlatacak mısın?" Fısıltısı boş sokakta yayıldı.

"Polise gidebilir. Söyleyemem."

"Anlat. Polise gidebilecek kadar deli değil. Bence bir müddet Evren'le kalman iyi olacak. Yalnızlık kötüdür."

"Tamam ya, fazla endişeleniyorsun. İyiyim ben."

"Arkadaşım hakkında endişelenebilirim değil mi?"

Devrim sessiz kaldı. Kimsenin kendisine acımasını istemiyordu. Hem babası teorik olarak ölmemişti, Bakugi-7'de yaşıyordu en son.

Çağla'yı evine bıraktı, aydınlanmaya başlayan sokakta elleri cebinde, yürümeye devam etti. Çağla apartmanın dördüncü katına çıktı, yavaşça anahtarı kapının kilidine soktu, kapı açılınca az bir boşluktan süzülüp içeriye girdi. Kapıyı yavaşça kapattı. Annesinin nefes alıp verişi gayet sakindi, uyuduğundan emin oldu. Montunu vestiyere asıp ses çıkarmadan odasına girdi, kapıyı kapattı. Üstündekilerle beraber yorganın içine girdi ve uyumaya çalıştı. Ama gözleri ağrıyordu, hem de düşünceleri onu bırakmamıştı.

Devrim'in anlatmadığı bir şey var. Gizli tuttuğu.

Ve bu gizli şey Çağla'yı oldukça rahatsız etmişti.




10 Nisan 2015 Cuma

tanımsız dünya 2


Evet, başlık bulamadım ve ilerleyen bölümlerde akıl karıştırmayı amaçladığım için bu olsun dedim. (Aslında sadece başlık bulamadım, dahiyane akıl oyunları beklemeyin.)


"Çağla 70, Mert 56, Devrim 85, Elif 78, Evren 80..." Nihayet almanca sınavı açıklanmıştı. Teneffüs zili çaldığında Çağla boş gözlerle sıranın üstündeki ödev dağına bakıyordu. Devrim yanına oturunca gözlerini kağıt yığınından ayırdı. Evren'e baktı, manga okuyordu.

"Kızın adı Yuuki mi yoksa Misaki mi?" dedi Evren'in omzunun üstünden telefonun ekranına bakarak.

"İkiside değil. "

Devrim her zamanki gibi naneli sakız çiğneyerek telefonunda oyun oynuyordu.

"Ne oynuyorsun?"dedi Çağla, cevap bekliyordu. Cevap gelmedi.

"Neden beni umursamıyorsunuz, pislikler?"

"Git biraz dedikodu yap,"dedi Devrim.

"Evet, bizi rahat bırak."

Çağla sıkıntıyla geriye yaslandı. Kafasını sola çevirdi , üç gündür aralıksız yağmur yağıyordu . Bazen yavaşlıyor, duracak gibi oluyordu sonra birden hızlanıyordu. Denizin rengi açık griydi, hiç hoşlanmıyordu bu renkten. O denizi maviyken, yeşilken severdi. Yine yazı özlemişti.

"Sakız çocuk, bana sakız ver."dedi Evren Devrim'e. Devrim gözlerini devirip sol elini cebine attı, ustalıkla bir sakızı kutudan çıkarıp ona uzattı.

Evren sakızı çiğnerken Çağla'nın zihnini okumuşçasına konuştu, "Çağla ne var 70 aldıysan? Takma kafana. Zaten ufak bir beynin var." Elini Çağla'nın saçına uzattı. Devrim de oyununu durdurup kızın atkısına yapıştı.

"Tamam tamam, uğraşmayın benimle vazgeçtim."

Devrim atkısının iki ucunu tutup çekmiş, onu boğmaya çalışıyordu. "Bize Matematik çalıştıracaksın değil mi?"

"Ölüyorum... " Devrim onun atkısını çekmeyi bıraktı. "Bilemiyorum, bence yaparsınız siz. "

"Evet, o yüzden geçen sınavdan 36 aldım değil mi? "diye homurdandı Evren.

Devrim suratını buruşturup telefonunu cebine koydu. Dün Bakugi'de fazla zaman kaybetmişti, dünyaya geri dönmesi yarım saatini almıştı. Geceleri uyumalıydı, değilse çok yakında halüsinasyonlar görmeye başlayacaktı. Evet, eve gidip uyumalıyım diye düşündü. Ama kafasını yastığa koyduğunda o kadar çabuk boyut değiştirebiliyordu ki bazen fark etmiyordu. Her şey geçen sene başlamıştı. Bir gece yatağında havalanmıştı, tavana kadar çıktığında aşağıya bakmıştı ve uyuyan Devrim'i görmüştü. Bir hafta boyu tekrar yükselmekten korkarak uyumuştu. Hatta o hafta içinde astral seyahat hakkında her bilgiyi yalayıp yutmuştu, ama korkmuştu. Üstelik bu istemsiz olmuştu, hiçbir çaba sarf etmemişti bunu yapmak için. Sonrasında ufak ufak denemeler yaptı, apartmanın içinde dolaştı, iki sokak ötedeki çocuk parkına gitti ve banka oturdu. Bedenine geri döndüğünde yatağından kalkıp gördüğü her şeyi not alıyordu. Günler geçtikçe farklı semtlere de gitmeye başladı ve bu iş onun için oldukça kolay bir serüvene dönüştü. Bir gece yine yatağına yatmış, müzik dinliyordu. O uyuşukluk hissi yavaş yavaş ellerinden ve bacaklarından bedenine yayıldı, gözlerini kapatıp kendini rahat bıraktı. Bu sefer hiç bir şeyi düşünmemişti, amaçsızca gitmeyi bekliyordu. Kalbi hızlandı ve vücudundaki adrenalini hissetti, işte bedeninden ayrılmıştı. Etrafına bakındığında hiç tanıdık olmayan bir caddenin ortasındaydı. Yanında otuz yaşlarında oldukça güzel bir kadın vardı, omuzlarına gelen saçlarını örmüştü. 

"Meine liebchen..."dedi kadın.

Vay, dil değişti, neredeyim ben? Almanya mı yani burası?!

"Was ist passiert? "

Kadının kolyesindeki yazıya baktı, Çağla yazıyordu. Kadının gülümsemesi büyüleyiciydi ve bu güzel kadın onun elini tutuyordu.

Bir anda geri döndü. Kalbi hızlıydı, gözlerini açtığında beyaz tavanını görünce rahatladı. Telefonuna baktı, tam olarak bir saat geçmişti, saat gecenin ikisiydi. Yatağından kalkıp aynadaki yansımasına baktı.

"Hassiktir oradan."dedi kendi kendine.

Sadece rüyadan öte, paralel evrenden geri bir şey olmuştu. Rüya değildi, buna emindi fakat Çağla onun nasıl karısı olmuştu? Neden Almanca konuşuyorlardı ve neden hiç bilmediği bir yere gitmişti?

O gece iki şeyin farkına varmıştı; Birincisi paralel evren denen şey kesinlikle gerçekti, ikincisi ise düşünmeden de astral seyahat edebiliyordu.

İşte bu geceden sonra haftada dört gece astral seyahat etmeye karar verdi. Kendi paralel evrenlerine,  daha doğrusu bu büyülü dünyasına Bakugi adını verdi.

Geçen hafta Bakugi-2'de yangın çıkmıştı ve yandığını görmüştü. Ruhu yanmıştı sanki. Geri dönmek için çok uğraşmıştı. Bunun sonucunda da eğer Bakugi'de ölürse gerçek hayatta da ölecekti, hatta yok olacaktı. Artık daha dikkatli olması gerektiği kanısına varmıştı.

"Devrim, ödevini teslim etmemişsin, getireceksen de puan kıracağım."

İçinden küfrederek kadına baktı.

"Üzgünüm, unuttum. Yarın getirsem alır mısınız? "

Kadın cevap vermeyip, sinirle iç çekti.

Devrim de kafasındaki planları sonraya erteleyip sırasının üstüne kapandı. Uyumaya çalıştı ve bunda başarılı oldu da.
Sırtında bir el hissedinceye dek. Kafasını kaldırdı, uyuşmuş elleriyle gözlerini ovuşturdu. Suratı kızarmıştı, masum görünüyordu. Çağla'nın yüzünü görünce kaşlarını çattı. Kesinlikle görmeyi umduğu yüz bu değildi, daha çok şu garip öğretmenlerinden birininkini görmeyi ummuştu. Esnedi. Seslerden teneffüste olduklarını anladı. Sınıfta kimse yoktu.

A-ov. Herkes çıktı mı?

"Uykucu, Evren bile gitti, uyanacak mısın artık?"dedi Çağla.

"Ah." Oturduğu yerden kalktı, montunu giyinip çantasını omzuna astı. Çağla'nın peşinden sınıftan çıktı.

"Ne yani? Ben üçüncü dersten beri uyuyor muyum?"

"Evet, ilginç. Öğle arasında Evren seni uyandırmaya çalıştı ama uyanmadın. Açsın değil mi? "dedi, elindeki sandviçi ona uzatarak.

Devrim karnının gurultusunu görmezden gelemedi ve yarım sandviçi yedi.

"Zamanın varsa sana yemek ısmarlayayım, yemeğini yedim çünkü."dedi lokmasını yutunca. Çağla kafasını salladı, telefonunu çıkarırken konuştu.

"Yemek yemeye vaktim yok, Fizik kursum var, eve gidince yerim, mühim değil. " Rüzgarda karışan saçlarını düzeltmeye çalıştı, montunun yakalarını kaldırdı.

"Üşüyor musun?"dedi Devrim.

"Hayır." Devrim çantasından beresini çıkarıp Çağla'ya uzattı. Koyu gri bereyi kafasına geçirdi, atkısını sıkılaştırdı.

"Sen üşümeyecek misin yani? Hem yeni uyandın."

Devrim kafasını sallayarak reddetti.

Otobüs durağına kadar konuşmadılar. İkiside kulaklıklarını taktıklarından konuşma balonları boş bir şekilde havada asılı kalmıştı. Çağla'nın otobüsü gelince Devrim'e el sallayıp otobüse adımını attı, kartını öttürdü. Boş bir direk aradı tutunmak için, arkaya doğru ilerlerken kafasındaki sıcak bereyi Devrim'e geri vermediğini fark etti. Direğe tutundu, çantasının önünden son aldığı şiir kitabını çıkarıp okumaya başladı. Otobüs fren yapınca kafasını direğe çarptı, kitabı çantasına koymak zorunda kaldı. İnsanlara istemsizce çarparak otobüsten indi, kurs binasına yürüdü. Bu kurstaki öğretmenler Alman'dı, annesi kurs için yüklü bir miktar para ödemişti. Sıkıcı gri boyalı binaya girdi, merdivenleri çıktı, Fizik öğretmenini bulmak için aramaya koyuldu.