30 Temmuz 2021 Cuma

5

Hastanenin kapısından içeri girdiğinde hala kendisiyle çelişiyordu. Doktor randevusuna biraz geç kalmıştı, adımlarını sıklaştırıp asansörü yakaladı. Sayıların yavaşça altıya ulaşmasını izledi. Danışmanın önünden geçip doktorun kapısına geldi, bekleyen bir kadın daha vardı, çok soğuk olmamasına rağmen bere giyinmişti. Doktorun kapısını tıklattı, ses gelmedi. Bereli kadın konuştu.

"Doktor bey odasında değil, sanırım siz benim önümdesiniz. Benim randevum 5'teydi." Güneş kafasını salladı. Onun randevusu beşe çeyrek kalaydı.
"Evet öyleyim, geçmiş olsun bu arada." dedi kadına gülümseyerek. Kadın başını eğerek teşekkür etti, Güneş'e de geçmiş olsun dileklerini iletti. Hala hasta olduğuna alışamamıştı. Doktor ve asistanı gelince tuhaf sessizlik bozuldu.
"Güneş Atalay, lütfen içeri gelin." Asistanın peşinden Güneş de içeri girdi. 
"Merhaba Güneş Hanım, nasılsınız?" Doktor bilgisayar ekranına bakarken konuştu.
"İyiyim teşekkürler, siz?"
"Bende iyiyim, kemik iliği biyopsinizin sonucu çıktı, sonuçlar sevindirici, negatif çıkmış. Yani omuriliğinizi tutmamış hastalık. Bu sayede kesin bir evreleme yapabiliriz. 3. evre. Bu da hastalığın iyileşme oranını yükseltiyor. Evet kararınız nedir?" dedi Güneş'e dönerken.
"Tedavi olacağım, karar verdim." Doktor gülümsedi.
"Sizin için öncelikli olarak en uygun yöntem daha önce de dediğim gibi kemoterapi. ABVD protokolünü uygulayacağız, 6 kür yani 12 doz olarak 6 ay tedavi göreceksiniz. Her doz 1. ve 15. gün olarak verilecek. Sürekli damar yolu açılmasındansa port kateter takılması ileride işinizi daha çok kolaylaştırır, isterseniz gün ayarlayabiliriz asistanımla. Bu arada bundan sonra asistan doktorlarımızdan Savaş Bey sizinle ilgilenecek kemoterapi dozlarınızı alırken, genel kontrolleri birlikte değerlendireceğiz. Port katater taktıracaksanız kemoterapiye ayın 25'inden sonra başlayabiliriz." Doğruydu demek.
"Evet taktıracağım."
"Aslı, Güneş Hanım'ı ne zamana alabiliriz?" Köşede oturan hemşire ekrandan takvimi kontrol etti.
"15 Kasım Pazartesi saat 17.30 uygun mudur hocam?"
"Tabii." dedi doktor Güneş'e bakarken. Güneş başıyla onayladı.
"Tamam o zaman, anlaştık. Sizi Savaş Bey'le de tanıştırmak isterim." deyip telefonu eline aldı, kısa bir numara tuşladı. Çok çalmadan cevap verildi. "Savaş, odama gelir misin? Bekliyorum." 
Kısa bir süre boyunca o gelene kadar doktor kemoterapi ilaçlarını ve olası yan etkilerini anlattı. "... Doksorubisin kalp sorunlarına yol açabilen bir ilaçtır, göğüs sıkışması, sırt ağrısı gibi şikayetleriniz olursa mutlaka bana veya Savaş'a haber verin.-" Kapı tıklatıldı., Savaş doktor önlüğüyle kapıdan içeri kafasını uzattı. 
"Gel Savaş, yeni hastanla tanış, Güneş Atalay." dedi doktor Hamdi Bey.
"Merhaba, tanıştığıma memnun oldum, ben Savaş Aksoy." dedi elini Güneş'e uzatarak. Güneş elini sıktı.
"Ben de memnun oldum." dedi Savaş'a bakarak. 
"İstersen Güneş'i onkoloji servisinde gezdir, bir daha geldiğinde bulmakta zorluk çekmesin. Güneş Hanım, en doğru yolu seçtiniz, inanın bana, her şey çok güzel olacak tedaviniz tamamlandığında. 15'inde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın." Güneş Hamdi Bey'e gülümsedi.
"Çok teşekkürler doktor bey, siz de kendinize iyi bakın, görüşmek üzere." Savaş kapıyı açıp eliyle yol gösterdi. Dışarı çıkınca Savaş kapıyı kapattı, yüzünde kendini beğenmiş bir ifadeyle Güneş'e baktı.
"Ne?"
"Yok bir şey." Sırıtıyordu.
"Ne demek yok bir şey?"
"Tedavi olacağını biliyordum."
"Sen söyledin diye değil." Asansöre bindiler, Savaş 2. katın düğmesine bastı. 
"Bana iyi davranırsan senin lehine olur, ilaçlarını uygulayacak olan kişi benim sonuçta." Güneş istemsizce gözlerini devirdi.
"Sen doktorsun, ki bu hala inanılır gibi gelmiyor, ben hastayım, senin bana iyi davranman gerek."
"İnanılır gibi olmayan ne? Yakışıklı doktorlar da vardır, eğer orada takıldıysan." İlla bu kadar sinir bozucu olmak zorunda mıydı? 
2. kata geldiklerinde serin hava onları karşıladı. Uzun koridoru geçtikten sonra otomatik bir kapının önüne geldiler. Savaş kartını okuttu, kapı açıldı. İçeride perdelerle bölümlere ayrılmış olan ondan fazla bölme vardı. Sol baştakinin perdesi açıktı, içeride geniş bir hasta koltuğu, ondan daha küçük bir refakatçi koltuğu ve bir de serum askısı duruyordu. Pencereli bölmeden şehir manzarası görünüyordu. 
"Burası tahmin edebileceğin üzere kemo alacağın yer. Refakatçi getirebilirsin, ha gerçi sen kimseye söylemedin daha bunu." Kapıyı açıp çıktı, Güneş peşinden ses çıkarmamak için minik adımlarla koştu.
"Kimseye söylemediğimi nereden biliyorsun?"
"Şimdi kendin söylemiş oldun, sadece varsayımdı." Sinir bozan bir hazır cevaplılığı vardı. Geldikleri koridorda ilerlerken Savaş aniden durdu, Güneş ona çarptı, dengesini kaybetti. Güneş'e döndü ve onu düşmeden yakaladı.
"Ne diye birden durdun? Bırak beni."diyerek debelendi. Savaş ellerini onun kollarından çekti.
"Beni beklemek ister misin? Eve beraber döneriz, bugün erken çıkıyorum, altıda." Güneş telefonunu çıkarıp saate baktı. Saat beşi yirmi beş geçiyordu. 
"Neden seni bekleyecekmişim?"
"Eve giderken ölmenden endişeleniyorum, çok sakarsın."
"Bu seni neden endişelendiriyor? Başına bir şey mi düştü? Ateşin falan mı var?" deyip elini Savaş'ın alnına götürdü. Alnı soğuktu.
"Aynı yolu gideceğiz diye dedim, sen bilirsin." dedi, geldikleri istikamette yürümeye başladı.
"Tamam bekleyeceğim. Kalan ömrümden bir yarım saati seni beklemeye harcıyorum, aptal olmalıyım." dedi sona doğru kısılan bir sesle. 
"Lobide görüşürüz." Güneş geldikleri asansöre bindi, zemin kata gelince indi. Lobideki krem rengi koltuklardan birine oturdu. Çantasından bu sıralar okuduğu kitabı çıkarıp okumaya devam etti. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okuyordu. Bir müddet okuduktan sonra kitabın kapağını kapattı, camdan dışarıyı izlemeye başladı. Omzunda bir el hissetti, kafasını çevirip baktı. Lacivert uzun kabanıyla Savaş başında dikiliyordu. Güneş ayağa kalktı, ana kapıya doğru ilerledi, dışarı çıkınca otomatik olarak otobüs duraklarına doğru yöneldi. Savaş onu elinden tutup otoparka sürükledi. Siyah bir BMW'nin önünde durdu, kapıların kilidini açtı.
"Vay, bu araba senin mi?" Şaşkınlığını gizleyemedi. 
"Atla." dedi sürücü koltuğuna geçerken. Ön koltuğa geçip emniyet kemerini bağladı. Akşam trafiği vaktiydi, ağır ağır araba selinin içinde ilerliyorlardı. Uzun bir sessizliğin ardından Savaş konuştu.
"İlk kemoterapini aldıktan sonra 5 gün Neupogen iğnesi olman gerekiyor, bunun için 5 gün boyunca sana gelip iğne yapacağım, ayrıca neden bu kadar uzak bir hastane seçtin?"
"Daha önce dahiliyeye bu hastanede gitmiştim, onlar onkolojiye sevk etti. Hastaneye gidip yaptırırım, tüm hastalarına böyle davranıyor olamazsın."
"İnternette videosu bile var, öğren kendin yap madem."
"Hastanede yapamazlar mı?" İğneden hoşlanmıyordu.
"Yaparlar da 1 saniye sürmeyen şey için 1 saat yol gitmek biraz saçma."
"Tamam gel yap o zaman, başta kendin söyledin." 
"Teşekkür ettiğini varsayıyorum." Evine giden sokağa dönmüşlerdi bile. Evinin önünde bir karaltı dikiliyordu. Yakınlaşınca kardeşi olduğunu fark etti. Arda onları görünce gözlerini kıstı, ışık gözünü almıştı. "Sevgiliymişiz gibi davranmaya devam etmeli miyim?"
"Evet, o gün bana tatlım dememeliydin." Araba yaklaşınca Arda onları seçebildi, gülümseyip elini kaldırdı. Güneş arabadan indi, Arda'nın yanına yürüdü. Savaş camını indirdi.
"Selam Arda."dedi arabadan inmeden.
"Selam Savaş abi. Ablama en sevdiği keki getirmiştim, bilsem sana da alırdım."
"Savaş kalamıyor bu akşam, işi var." diye Güneş atladı. 
"Evet nöbete gitmem gerekiyor. Size afiyet olsun." Savaş arabasından indi, Güneş'in yanına gitti, Arda'yı arkasına alarak Güneş'e doğru yaklaştı, eğildi. 
"Madem rol yapıyoruz, inandırıcı olsun." diye kulağına fısıldadı. "İyi geceler güzelim." Uzaklaşırken Arda'nın da duyması için sesli söylemişti. "Arda, iyi geceler sana da." Arabasına bindi, sola dönüp uzaklaştı, Güneş arkasından bakakaldı. 
"Hadi içeri girelim, hava soğudu." dedi Arda. Güneş anahtarını çıkardı, ana kapının kilidini açtı. Ayağındaki topuklu botları fırlatırcasına çıkarttı, botu ayaklarını vurmuştu. Anahtarını ayakkabı dolabının üstüne bıraktı. Arda'nın peşinden mutfağa girdi. Kardeşi ona havuçlu kek getirmişti. Midesi guruldadı. 
"Abla, bazen seni yalnız bıraktığım için kendimi kötü hissediyorum." Keki poşetten çıkarırken Güneş ona baktı.
"Bunu geçen sene konuşup halletmedik mi? Ben yalnızlıktan hoşlanıyorum, ayrıca okulun çok uzak, evden gitmen çok zor olur." Ardanın okuduğu okul şehir merkezinden oldukça uzaktı. 
"Evet öyle ama yine de buradan da gidebilirdim." 
"Her gün o kadar yolu gidip gelmek kolay mı sanıyorsun? Gece geç saatlere kadar kütüphanede kalıyorsun hem, senin için en iyisi orada yaşaman." Kardeşi eve geri dönseydi, ondan hastalığını gizlemesi güç olacaktı. Bazı geceler, özellikle şimşek çaktığı gecelerde, yalnız olduğunu bildiğinden huzurla uyuyamıyordu ama bunu Arda'nın bilmesine gerek yoktu.
"Peki, madem öyle uygun görüyorsun. Ha, bu arada ceza hukukundan 93 aldım. İki maddeyi yanlış yazmışım, notlarıma bakınca fark ettim. Fotokopici amcaya alışmaya başladım, biraz huysuzlaşabiliyor ama sinirlendirmediğin müddetçe pamuk gibi biri. Sahi, siz nasıl tanıştınız?"
"Savaş'la mı?" dedi, kafasında uygun bir tanışma hikayesi uydururken zaman kazanmak için kekten bir ısırık aldı.
"Evet, hastanede tanışmamışsınızdır herhalde."
"Yok. Yağmurlu bir günde ona çarpıp ajandamı düşürdüm, sonra ajandamı almak için onunla buluştum, bir kere de metroda karşılaştık." 
"Vay, inanılmaz. Gerçekten tanışmanız gerekiyormuş demek ki. Ee, sonra ne oldu?"
"Bir kere daha randevuya çıktık, senle buluşmadan önce. Ama hala ciddi düşündüğünü zannetmiyorum."
"Abla, sen kimseye güvenmediğinden öyle düşünüyorsun. Bana gayet ciddi gözüktü. Daha iyisini mi bulacaksın" dedi gülerek.
"Ablanla dalga mı geçiyorsun sen velet? Kekini ye hadi." Daha fazla Savaş hakkında konuşmak istemiyordu. Savaş'a dair hiçbir şey bilmediğini fark etti. 
Arda, kekini bitirdikten sonra ayaklandı, yurda dönmesi gerekiyordu. Güneş onu uğurladıktan sonra sıcak bir duş aldı, yumuşak kalın pijamalarını üstüne geçirdi, televizyonun karşısına kuruldu. Bir müddet sonra uyuyakaldı.

20 Temmuz 2021 Salı

4

"Abla, beni dinliyor musun?" Gözlerini Arda'ya çevirdi, kafasını salladı. "Neyse, bu kadar konuştuğum yeter. Ee anlat bakalım."
"Neyi?" kolasından bir yudum aldı.
"Genel işte, hayatında neler olup bitiyor?"
"İş gayet güzel gidiyor, önümüzdeki ay çalışanlardan biri nişanlanacak, elbise bakmaya gitmem lazım. Geçen akşam Emre geldi, sohbet ettik biraz." Hastalığı dışında yeni bir olay yoktu hayatında. Çapraz masada oturan biri dikkatini çekti, Savaş denen adamdı. Güneş'in bakışlarını yakalayınca çekici bir şekilde gülümsedi. Güneş gözlerini hemen Arda'ya çevirdi. "Hande'yle nasıl gidiyor?"
"Gayet iyi, dün 4. ayımızı kutladık, bu arada o da saçlarını senin gibi kestirdi, sahi nereden esti?" Gözleri Arda ve Savaş arasında mekik dokuyordu. 
"Bilmem, sıkılmıştım." Arda, Güneş'in gerginliğini hissetti ve dönüp arkasına baktı. Savaş gülümsemesini bozmadan Güneş'e bakıyordu. 
"Tanıyor musun bu adamı? İş arkadaşın falan mı?" dedi Güneş'e dönüp.
"Hayır, sadece çok sık karşılaşıyoruz.-" Savaş yerinden kalktı, onlara doğru yaklaştı. Güneş kızgın bir ifadeyle onu izliyordu. Savaş masanın yanına gelince yan masadan bir sandalye çekti, oturdu.
"Selam, sen Güneş'in kardeşi olmalısın, ben Savaş." dedi elini uzatarak. Arda ablasına baktı, Savaş'ın elini sıktı. "Arda." Ne olduğuna anlam verememişti, ama olanlara anlam veremeyen tek kişi Arda değildi. Güneş ağzı beş karış açık Savaş'a bakıyordu. Bir kardeşi olduğunu nereden biliyordu?
"Ağzını kapat istersen." dedi eliyle ağzını işaret ederek. "Ablanın bizi tanıştıracağı yoktu, ben de sizi görünce masanıza geleyim dedim. İyi etmedim mi tatlım?" dedi Güneş'e bakarak. Güneş'in gözleri büyüdü.
"Abla?" dedi Arda. İkisi de Güneş'e bakıyordu. Güneş ayağa kalktı, sandalyesini son anda yere düşmekten kurtardı, Savaş hafifçe güldü. Ses çıkarmadan tuvalete gitti. Boş kabinlerden birine girdi, ölene dek buradan çıkmamak istiyordu. Tatlım mı? Aklını yitirmiş olmalıydı. Kendini ne sanıyordu? Ne cüretle kendini aralarında bir ilişki varmış gibi tanıtırdı? Yerin dibine girmek istiyordu. Ellerini yüzüne kapattı. 20 dakikaya yakın tuvaletten çıkmadı, kardeşinin sesini duyunca dışarı çıktı. Suratı kireç gibiydi.
"Abla iyi misin? Savaş abi de gitti, tek kaldım." dedi Arda ablasının kolunu tutup. Savaş abi?
"Gitti mi? Neden?" Masaya geçtiler.
"Evet, işi varmış. İyi birine benziyor, doktor bir insanın kötü olması mümkün değildir zaten. Neden bana bahsetmedin?" dedi yemeğine devam ederken. Savaş'ın uydurduğu yalanı devam ettirmek zorundaydı.
"Bilmem, daha yeni tanıştık. Ciddi olmadığını düşünüyordum." kolasını içmeye devam etti. 
"Böyle şeyleri önce bana söylemen gerek. Ben enişteyi sevdim." Güneş gülümsedi, bir şey demedi.
Hesabı istediler, kalktıktan sonra Arda ablasını eve bıraktı. Güneş'in çabalarına rağmen yurda geri dönmeye kararlıydı. Kardeşini uğurladıktan sonra içeri girdi, montunu çıkardı. Zil çaldı.
"Yine bir şey unuttun değil mi?" derken karşısında Savaş'ı buldu.
"Hayır, seni görmeye geldim." Savaş'ı içeriye soktu, salona kadar kolundan tutup çekiştirdi.
"Benden ne istiyorsun? Neden sevgilimmiş gibi davrandın? Kardeşime kanser olduğumu da söylememişsin. Neden söylemedin? Hem kardeşim olduğunu nereden biliyorsun?" Savaş duvardaki aile fotoğrafını işaret etti.
"Senin söyleyeceğin yoktu, bir müddet sonra hala söylememiş olursan söyleyeceğim, en azından hiç tanımadığı birinden duymamış olur."
"Diğer iki soruma cevap vermedin."
"Senden bir şey istemiyorum, tedavi olman dışında. Hem kızlar genelde benimle arkadaş olmak istemezler, arkadaş olmak için fazla yakışıklıyım." dedi saçlarını düzelterek.
"Değilsin." dedi Güneş kollarını göğsünde kavuşturarak. Savaş kaşlarını kaldırarak Güneş'e baktı. Güneş'le arasındaki mesafeyi kapattı, dudaklarına doğru eğildi. Güneş sabit duruyordu, gözlerini kapattı. Güneş'in yanakları al al olmuştu, kalp atışları hızlanmıştı.
"Gördün mü? Gayet yakışıklıyım." dedi geri çekilirken. 
"Neden benimle uğraşıyorsun? Tedavi olmazsam bir sene içinde öleceğim zaten, ölmek üzere olan biriyle eğlenmek hoşuna mı gidiyor?"
"Bana inat tedavi olmanı sağlamaya çalışıyorum. Bir insan ölüyor oluşunu bu kadar olgunlukla karşılamaz, değil 1 sene 1 ay ömrün kaldı deseler yine kılını kıpırdatmazsın. Normalde yaşamak için her yolu seçmen gerekmiyor mu?"
"Bilmem, gerekiyor mu?" Savaş gözlerini Güneş'e dikti. Güneş gidip koltuğa oturdu.
"Evet." Bir müddet cevap gelmedi.
"Tamam, tedavi olacağım. Şimdi beni rahat bırakır mısın artık?" 
"Peki, nasıl istersen." dedi Savaş ve kapıya yöneldi. Çıkacağı sıra Güneş konuştu.
"Acı çekecek miyim?"
"Büyük ihtimalle tedavi olmamaya karar verirsen ileride daha çok acı çekeceksin. Yani kemoterapi iyiye doğru giderse tamamen kurtulabilirsin bile." Yalancı.

"Hmm..." Ağır ağır kafasını salladı. Savaş'a el salladı. Savaş kapıyı açıp çıktı.  

11 Temmuz 2021 Pazar

3

 Kemik iliği biyopsisi için saat 10.00'a randevusu vardı, dokuz buçuk civarı hastaneye varmıştı. Önce doktorun olduğu kata çıktı, doktor onu eksi birinci kata gönderdi. Bir müddet bekledikten sonra doktoru onu içeri aldı, işlem çok ağrılı geçmişti, iliği alırlarken içinden bir parçanın çekildiğini hissetti. Kalça kemiğinden aldıkları örneğin sonucu haftaya salı çıkacaktı. Hastaneden çıktıktan sonra evine döndü, ağrıdan dolayı uzunca bir süre yattı, bir ara uyuyup uyandı. Uyandığında saat sekize geliyordu, tüm gün bir şey yememişti, çorba yapmaya karar verdi. Kapı çaldı. Delikten baktığında bir şey göremedi. Kapıyı açtı, karşısında dünkü adam duruyordu. Adam gülümsedi ve "Selam." dedi.

"Burada ne işin var?" Eliyle cebini yokladı, telefonunu tezgahta bırakmıştı.
"Komşumun iyi olup olmadığını kontrol etmeye geldim, hasta olduğunu biliyorum." Nereden biliyordu?
"İyiyim." Kendini kapıya siper etmişti, adam onu itti ve evine girdi. Salona girip kanepeye oturdu.
"Yemek yedin mi? Sana yemek getirdim." Elindeki poşeti Güneş'e verdi.
"Artık kim olduğunu söylemek zorundasın." Poşeti bırakıp telefonuna ulaşabilmek için tezgaha yaklaştı, adam onu izliyordu, telefonu alamadı.
"Tedavi göreceğin hastanede çalışan bir doktorum, illa ismimi öğrenmek istiyorsan eğer, Savaş." Adam evi incelerken telefonunu eline aldı, kilidini açtı.
"Evimde ne işin var?" 155'i tuşladı.
"Amacım sana zarar vermek değil, o yüzden polisi aramaya kalkışma." dedi Savaş. 
"Peki amacın ne?" Evinde, koltuğunda bir yabancı oturuyordu. Üstelik ayakkabılarını dahi çıkarmamıştı.
"Seni tedavi olmaya ikna etmek." Tedavi olup olmaması gerektiğine hala karar vermemişti.
"Tedavi olup olmamam seni ne ilgilendiriyor?"
"Tedaviyi uygulayacak olan kişi benim."
"Bu sorumun cevabı değil."
"Çok soru soruyorsun, yemeğini yediğinden emin olduktan sonra gideceğim."
"Yemeğe zehir koymadığını nereden bilebilirim?" Savaş inanamayarak ona baktı.
"Seni öldürmeye çalışan biri olsam dün oracıkta ezilmene izin verirdim." Mantıklı bir cevaptı. 
"Sen de yiyeceksin, değilse yemem." Poşeti alıp koltuğun önündeki sehpaya bıraktı. Poşeti açtı, bir tabak tavuklu pilav vardı. Mutfağa gidip iki kaşık aldı, kaşığın birini onun önüne koydu. Yere oturdu, sessizce ilk onun yemesini bekledi.
"Başlasana." 
Savaş sessizce kaşığı pilava daldırdı, büyükçe bir lokma aldı. Güneş'e bakarak çiğneyip yuttu. "Oldu mu? Hadi ye şimdi."
Güneş birkaç kaşık pilav yedi, yemek yerken izlenildiğini bilmek onu rahatsız ediyordu. Tabağın yarısını yemişti. "Doydum. Yemek için teşekkürler."
"İyi, yemiyorsan ben yerim." 
O yemeği yerken Güneş yüzünü inceledi, alnında ufak bir çizik vardı. Siyah saçları alnını bir taç gibi çevrelemişti, alnına dökülen tutamlar ifadesini sertleştiriyordu. Sert çene hattı, düzgün burnuyla bir bütünlük yaratıyordu. Üzerinde koyu haki bir trençkot vardı, yemeği bitirmişti. Birbirlerine baktılar.
"Karnımı doyurdum, eğer bunun için geldiysen-"
"Tamam anlaşıldı, kovuldum." dedi dudak bükerek. Güneş kollarını göğsünde birleştirdi.
Savaş ayağa kalktı, boyu çok uzundu, geniş üst bedeniyle devasa duruyordu. Zil çaldı, Emre'nin uğrayacağını tamamen unutmuştu. Kapıyı açtığında Emre'nin gülümseyen suratıyla karşılaştı, kapıdan içeri bakarken gülümsemesi soldu. Savaş antrede dikiliyordu.
"İyi akşamlar Güneş, yanlış bir zamanda geldim sanırım-"
"Yok yok, doğru zamanda geldin, o da gidiyordu zaten."
"Aslında-" Güneş ona kızarak baktı. "Evet, gidiyordum." 
"Yemek için çok teşekkürler, görüşürüz." deyip Savaş'ın kolundan tutup onu kapıdan dışarı iteledi. Emre şaşkındı, anlam verememişti. Emre'yi içeri aldı, kapıyı kapattı. 
"O kimdi?" Emre Güneş'in liseden beri en yakın arkadaşıydı, Güneş'in hayatında olup bitenleri herkesten önce o bilirdi.
"Komşum, geçen gün tanıştık, yemek getirmiş." Hastane detayını vermeye gerek yoktu, Emre henüz onun kanser olduğunu bilmiyordu.
"Ooo, enişte adayı mı yoksa?" Elindeki market poşetini tezgaha bıraktı. Güneş sehpanın üzerindeki çöpleri toplayıp attı. 
"Hiç sanmıyorum." 
"Yeni tanıştığın birine yemek götürmezsin, ayrıca tam senin tipindi." deyip güldü. Güneş gözlerini devirerek "Sadece arkadaşız, sanırım." diyebildi.
"Peki şimdilik öyle olsun, sana pasta aldım, çilekli." Güneş Emre'nin boynuna sarıldı.
"Sen olmasan ben ne yapardım?" Gülerek Güneş'in sırtını sıvazladı.
"Tamam tamam, in üstümden." Güneş sevinçle mutfağa gidip çatal, bıçak ve tabak getirdi. Afiyetle pastayı yediler, Emre fazla uzun kalmayacaktı, biraz sohbet ettikten sonra saat 10 gibi Güneş'in yanından ayrıldı. Bir müddet televizyon izledikten sonra yatağına girdi, pencereden sızan sokak lambasının ışığı gözünü alıyordu, sırtını dönüp gözlerini kapattı.
    Cumartesi günü sakin geçmişti, temizlik yapıp bulaşıkları yıkadı. Öğleden sonra dayısının tavukçu dükkanına uğrayıp dayısıyla sohbet etti. Eve dönerken bir paket kızarmış tavuk ona eşlik ediyordu, dayısı her seferinde ona tavuk veriyordu. Markete girip iki kutu bira aldı, kasaya yaklaştığında dikkatini bir şey çekti, kasiyer kız saçlarını sarıya boyatmıştı, ona saçlarının yakıştığını söyledi. Marketten çıktığında yağmur başlamıştı, eve koşarak gitti. Eve girdiğinde salondaki camın kenarına geçti, yağmur damlaları cama vuruyordu. Sert kırmızı mindere oturdu, yemeğini ve birasını yere koydu. Yağmurun sesiyle beraber yemeğini yedi. Yatağına geçip kitap okumaya başladı, elinde kitapla uyuyakaldı. 
Koşuyordu, kanser taraması için gittiği hastanenin boş koridorlarında ilerliyordu. Koridor beyaz ışıklarla aydınlatılmış bir labirent gibiydi, ne kadar koşsa da içinden çıkamıyordu, geçtiği yerlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Nihayet gün ışığına açılan kapıyı gördüğünde dizlerinin dermanı kesilmişti, yere düştü, karanlık onu içine doğru çekiyordu. Emekleyerek kaçmaya çalıştı, gözünün önünde bir karaltı belirdi, siyahlı bir adamdı. Arkasına baktığında beline kadar karanlığın onu hapsettiğini gördü. Adama doğru uzandı, adamın eli kolunu kavradı. 
Kucağındaki kitap gürültüyle yere düşünce uyandı. Ensesi ter içinde kalmıştı, elini ensesine götürdü. Burnundan sıcak bir sıvının aktığını hissetti, akan sıvıya dokundu, görmek için elini havaya kaldırdı, burnu kanıyordu. Burnunu tutarak banyoya gitti, yüzünü yıkadıktan sonra burnuna pamuk tıkadı. Rüyasındaki adam kimdi? Telefonunu eline aldı, saat 03.54'tü. Yerdeki kitabı ve örtüyü aldı, salona götürdü. Biraz daha kitap okudu, uykusu gelince lambayı kapatıp koltuğa kıvrıldı. 

7 Temmuz 2021 Çarşamba

2

"(...) Ama dediğim gibi, hastalığın tam durumunu anlayabilmemiz için MR'la birlikte kemik iliği biyopsisi yapmamız lazım. Umalım ki kemiğe sıçramamış olsun, umudunuzu kaybetmeyin." Hodgkin lenfoma, ileri evre. Güneş başını salladı.

"Bugün yapabilir misiniz? İşten izin almıştım, iznimden 1 hafta kullandım da." Doktor ona inanamayarak baktı. 
"Biyopsi için cuma günü gelmeniz gerekiyor. Hastalığınızın tedavi süresinde daha çok izin almanızı gerektiren günler olacak, size tavsiyem işinize bir süre ara vermeniz olur." 
Kardeşine aylık olarak düzenli para yollaması gerekiyordu, çalışmazsa geçimini dahi sağlayamazdı. Tedavi olmalı mıydı? Doktor bunu hissetmiş gibi konuştu.
"Tedavi olmazsanız, hastalığınızın ilerleme hızına bakılırsa, 6 ay ila 1 yıl ömrünüz kaldı, tedavi olursanız kurtulma şansınız oldukça yüksek, beş yıllık hayatta kalma oranı %60'larda. Ben tedaviye bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum."
Kafasını salladı. "Anladım. Ben bunu cuma gününe kadar düşünsem olur mu?"
"Tabii. Umarım tedavi olmayı seçersiniz." 
"Anlayışınız için teşekkürler."
"Ne demek, cuma günü 10.00'da görüşmek üzere." dedi doktor elini uzatarak. Elini sıktı, iyi günler dileyip odadan çıktı.  
Ne yapacağını, hatta ne düşüneceğini bile bilmiyordu. Dalgın dalgın yürürken sendeledi, biri onu tuttu. Kafasını kaldırdığında karşısında geçen gün çarptığı siyahlı adam duruyordu. Şimdi siyah boğazlı bir kazak ve doktor önlüğü giyiyordu. Adam gülümsedi, 
"Biraz sakarsın galiba." dedi. Kendini topladı, ellerinden kurtuldu. 
"Özür dilerim."
"Yakışıklı olduğumu biliyorum ama meşgulüm." dedi ve uzaklaştı. 
Güneş arkasından bakakaldı, gözlerini kırpıştırıp önüne döndü ve asansöre yürüdü. Eve gitmek istemiyordu, hastanenin yakınındaki kafeye gidip bir kahve aldı, camın önündeki masalardan birine oturdu. Bilgisayarını çıkardı ve halletmesi gereken işleri yapmaya karar verdi. Birkaç mail attı, cumaya kadar tasarlaması gereken postun taslağını çıkardı. Kardeşinden gelen aramaya geri döndü.
"(...) Abla, önümüzdeki hafta fotokopicinin yanında çalışmaya başlıyorum. Oda arkadaşım da kafeteryada çalışıyor, artık gündüzleri tek başıma kalmayacağım." Kahvesinden bir yudum aldı.
"Sevindim, ama çalışmana gerek yoktu, ben sana para yolluyorum sonuçta. Yetmiyorsa eğer çekinme, bana söyle. Bu arada hafta sonu buluşalım mı?" Kendini kötü hissetmeye başlamadan önce onunla sık sık vakit geçirmeliydi.
"Cumartesi olmaz, Hande'yle buluşacağız ama pazar günü yemek yemeye gidebiliriz." Hande, Arda'nın sevgilisiydi, 4 aydır çıkıyorlardı. Arda üniversite 2. sınıf öğrencisiydi, hukuk okuyordu. 
"Tamam, selamımı söyle. Bu arada vizelerin nasıl geçti?"
"Tabii ki iyi, idare hukukundan 96 aldım."
"Aferin. Arda şimdi işim var, pazar günü görüşürüz, olur mu?"
"Tamam görüşürüz abla."
"Görüşürüz." Telefonu kapattı. 
Aileleri kazada öldüğünde Arda 12, Güneş 17 yaşındaydı. Onlara 3 sene dayısı bakmıştı, Güneş üniversiteyi kazanmasına rağmen dayısına yük olmamak için üniversiteyi bırakıp çalışmaya başlamıştı. Şimdi ailelerinden kalan evde tek başına yaşıyordu. Kanser olduğunu söyleyebileceği kimsesi yoktu. Annesi yanında olsaydı, saçlarını okşasaydı, "Geçecek." deseydi. Mezarlığa gitmeye karar verdi. Dizüstünü kapatıp çantasına koydu, kahvesini masada bırakıp kafeden çıktı. Mezarlık çok uzak değildi, yarım saatlik bir yürüme mesafesindeydi. Havada gri bulutlar vardı, üşüten bir rüzgar ona eşlik ediyordu. Mantosuna sıkıca sarınıp yürümeye koyuldu. Yol boyu iki taraflı çevrili ağaçlardan dökülen yapraklar rüzgarla birlikte savruluyordu. Sararmış ağaçlara baktı, sonbaharın sonuydu, tedaviyi kabul etmezse yine aynı mevsimde onları görebilecek miydi? Şehrin kokusunu içine çekti. Yol üstünde çiçek satan kadından bir demet lale aldı, annesinin en sevdiği çiçekti. Mezarlık bomboştu, annesiyle babasının mezarını bulması uzun sürmedi. Çiçekleri ikisinin mezarının ortasına koydu. 
Anne, sana o kadar çok ihtiyacım var ki! Annem, keşke yanımda olabilsen. Tedavi olmam için beni azarlasan, ikna etsen ve teselli etsen. Baba, senin her şey geçecek demeni o kadar özledim ki! Ben de sizi çok özledim ama ben ölürsem kardeşime kim bakacak? Beni yanınıza almayın. 
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Elini yüzüne götürdü, gözyaşlarını sildi. Bir müddet sessizce oturdu, yağmur başladı. Yerden kalktı, şemsiyesini açtı. Annesi ve babasının mezarıyla vedalaştı, evine gitmek için yürümeye başladı. En yakın otobüs durağında durdu. Yarım saate yakın bekledikten sonra nihayet otobüs geldi. Evine gitmeden önce markete uğradı, bir şişe şarap ve hazır yemek aldı. Eve girdiğinde bu sefer televizyonu açmadı, sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştı. Üzerini değiştirip mutfağa geçti. Şarabını bir bardağa döktü, yemeğinin yanında afiyetle içti. Müzik dinlemeye karar verdi, cam kenarına geçip şarabını aldı. 
Neden ben?
Sakin bir çocukluk geçirmişti, ne ailesine ne de dayısına yük olmamıştı şimdiye kadar. Fotoğraf albümüne uzandı, eski fotoğraflara baktı. Lise mezuniyetinde, Arda'nın mezuniyetlerinde hep dayısı ve yengesi yanlarındaydı. Annesi ve babasıyla olan fotoğraflarına baktı, Arda küçücüktü. Ailesiyle çekindiği lunapark fotoğrafına uzun süre baktı. Fotoğrafta 14 yaşındaydı, yaz mevsimiydi. Şehir dışındaki büyük lunaparka gitmişlerdi. Hemen yan sayfadaki fotoğraf evlerinde çekilmişti, fotoğrafın çekildiği koltuğa baktı. Yok olma fikri artık çok üzücü gelmiyordu, ama kardeşi için savaşmak zorundaydı. Yine de çok yorulmuştu, çalıştığı işten nefret ediyordu, bir arkadaşı hariç hiç arkadaşı yoktu, insanlar tarafından sevildiğine dair tek bir işaret bile yoktu. Keşke dünya yok olsaydı.
Bir şişe şarabı içtikten sonra baş dönmesiyle birlikte uyuyakaldı. Sabah alarmla uyandığında her yeri tutulmuştu, koltuk altı ağrıyordu, hızla kalkınca yere düşüp kafasını çarptı. "Ah." deyip kafasını ovuşturdu. Yerden kalkıp bu sefer acele etmeden banyonun yolunu tuttu. Kıyafetlerinden kurtulup sıcak duşa adım attı. Saçlarını kuruturken aynadaki yansımasına baktı. Uzun kahverengi saçları tedavi başladıktan bir müddet sonra dökülecekti. Saçlarına dokundu, yumuşak, kedi tüyü gibiydi. Saçlarını kestirmeye karar verdi, evet, bugün iş çıkışı kuaföre gidip kestirecekti. Odasına gidip üzerine krem rengi bir kazak ve kahverengi etek geçirdi, krem rengi mantosunu giyindi. Dün giydiği botlarını ayağına geçirdi ve çantasını alıp çıktı. Metro istasyonuna yürüdü, saate baktı, geç kalıp azarlanmak istemiyordu. Daha vakit vardı. İstasyonun içindeki büfeden sandviç aldı, perona ilerledi. İstasyon oldukça kalabalıktı, ray hattında yaşanan bir kazadan dolayı metro gecikmişti. Duvar kenarında durup sandviçini yemeye başladı.  İlk gelen metro çok kalabalıktı, ikincisine binmek için sıraya geçti. İkinci metro da çok kalabalıktı, kimsenin ayağına basmamak için dikkat ederek vagonun içinde ilerledi. 6 durak sonra inecekti. Herkes telefonuna bakıyordu, kafasını sola çevirdiğinde uzakta dün çarptığı adamı gördü. Adam da onu gördü, elini kaldırıp gülümsedi. Neden bu kadar çok karşılaşmışlardı? Görmemiş gibi yapıp önüne döndü. Sonra tekrar göz ucuyla baktığında adamı göremedi, kalabalıkta kaybolmuştu. Deliriyor muyum acaba?
Metrodan inmeyi zar zor başarabildi, işe geç kalıyordu, merdivenleri hızla çıktı. Ofisin bulunduğu büyük binaya doğru yürürken ekip lideri Hakan'la karşılaştı. 
"Günaydın." dedi.
"Günaydın, nasılsın?" dedi Hakan. Sevecen bakışları ve güzel bir suratı vardı.
"İyiyim, teşekkürler, sen nasılsın?" 
"İyiyim ben de, bugün patron işe gelmeyecekmiş, gruba baktın mı?"
"Aa, yok bakmadım. Neden?"
"Bugün bir toplantısı varmış şehir dışında." 
"Hmm." 
Bir yayıncılık şirketinin sosyal medya pazarlamasıyla ilgileniyordu. Daha 5 ay önce terfi almıştı 6 senedir burada çalışıyordu. Bu işi çok sevmese de bırakmak istemiyordu, tek geçim kaynağıydı ve bu işe tamamen şansla girmişti. O her zaman grafiker olmayı istemişti. Binaya girdikten sonra 12. kata çıktılar. Şevval ve Esra çoktan gelmişlerdi, Kaan her zamanki gibi geç kalmıştı. En yenileri Kaan'dı, babasının torpiliyle girmişti işe. İçeridekileri selamladıktan sonra masasına geçti, bilgisayarını çıkarıp çalışmaya başladı. Dün attığı maillerin dönüşlerine cevap yazdı, taslağını çıkardığı afişi tamamladı ve Hakan'ın onayını aldıktan sonra sosyal medyada paylaştı. Freelance çalışan tasarımcıyla öğleden sonra toplantısı vardı. Bir mola vermek için kendine kahve yaptı, pazarlamasını yapacakları yeni kitabı inceledi. Öğle yemeğine hep beraber çıktılar. Yakınlardaki İtalyan restoranına gitmeye karar verdiler, neredeyse haftada bir kez gidiyorlardı. Bu sefer mantarlı risotto denemek istedi. Siparişlerini verdikten sonra konuşmaya başladılar, Esra sessizdi, sevgilisiyle mesajlaşmakla meşguldü. 
"Harun Bey'in kitabının editi nihayet bitti, hiç bitmeyecek sandım." dedi Şevval, kolasını yudumlarken.
"Harun Bey'le görüştün mü bu hafta?" dedi Hakan.
"Yarın görüşeceğim. Adam kitaptaki karakter gibi zor biri." 
"Harun Bey şu polisiye romanın yazarı mı?" dedi Kaan.
"Evet." dediler hep bir ağızdan. İstemsizce güldüler.
Yemeklerini yerken çok konuşmadılar. Bazıları hayatlarında olup bitenlerden bahsetti. Güneş konuşmadı. Aklına gelmişken cuma günü için izin istedi.
"Sen bu ara çok izin kullanıyorsun, her şey yolunda değil mi?" dedi Esra.
"Evet, iyiyim. Hafta sonuyla birleştirip şehir dışına çıkacağım da, halletmem gereken ailevi işler var." 
"Peki izinlisin, ben Haldun Bey'e söylerim, zaten işlerini aksatmıyorsun, sorun çıkaracağını zannetmiyorum." dedi Hakan. Güneş teşekkür etti. Restoran çıkışında diğerleriyle vedalaştı, tasarımcıyla buluşacağı kafeye gitti. Tasarımcı gelene kadar kitap okumayı sürdürdü. Kafenin kapısından içeri uçuk pembe saçlı, turuncu renkte puf mont giyen tasarımcı girdi. Güneş'e el salladı, herkesin bakışları arasından sıyrılıp Güneş'in yanına geldi. 
"Selam, naber?" dedi otururken.
"İyiyim, siz nasılsınız?" 
"Siz mi? Aynı yaşta olmalıyız, resmiyete gerek yok."
"Peki, nasıl isterseniz, kahve alacağım, sen ne istersin?"
"Americano alayım ben." 
"Hemen dönüyorum." dedi ve cüzdanını alıp kasaya gitti. İki americano istedi, şirket kartıyla ödemeyi yaptı. Kahveleri alıp döndüğünde tasarımcı bilgisayarını açmış hazırladığı işlere bakıyordu. Toplantı boyunca aklı yarın yaptıracağı biyopsideydi. Toplantı bittikten sonra beraber kafeden ayrıldılar, bir müddet beraber yürüdükten sonra vedalaştılar. Sonra kuaföre gitti, saçlarını boyun hizasında kestirdi. Güneş eve gitmeden önce alışveriş merkezindeki kitabevine uğradı, iki yeni roman aldı. İkisini de ölmeden önce okuyacağı kitapların listesinden seçmişti. Liste oldukça kabarıktı ama bu kadar erken başlayacağını düşünmemişti. Şimdi başlamasa belki de listeyi bitiremeyecekti. Markete uğrayıp birkaç ürün aldı, akşam yemeğine kremalı tavuk yapmaya karar verdi. Metroya bindiğinde boş bulduğu ilk yere oturdu, çok yorulmuştu. Evine giden durakta indiğinde bayılacak gibiydi. Karşıdan karşıya geçerken başı dönmeye başladı, yere çökerken elindeki poşetleri düşürdü. Kalabalığın arasından bir el uzandı, elin sahibine bakmak için kafasını güçlükle kaldırdı. Elin sahibi sabah da gördüğü siyahlı adamdı. Elini kaldırıp adamınkine uzattı, adamın eli, onunkini kavradı, onu kaldırmak için yukarı doğru çekti. Yere düşmüş olan poşetleri toplayıp Güneş'e verdi. Güneş boştaki elini başına götürdü, kırmızı ışık yanmıştı, korna sesleri onu daha da afallattı. Adam elini tutup onu karşıya geçirdi.
"İyi misin?" dedi elini bırakmadan.
"Evet, yardımınız için teşekkürler." Yürümeye başladı.
"Önemli değil Güneş, bu arada saçların güzel olmuş." Gözlerini adama çevirdi. Adını nereden biliyordu?
"Adımı nereden biliyorsun?" Adam sadece gülümsedi, hala elini tutmaya devam ediyordu. Güneş elini çekti. "Neden sürekli karşılaşıyoruz?" Onu takip mi ediyordu?
"Seni takip ettiğimi mi düşünüyorsun?" 
"Evet." Ürkütücü olmaya başlamıştı.
"Hayır, bunun için fazla meşgulüm." 
"Kimsin sen?" 
"Kim olduğumun bir önemi yok, hayatını kurtardım az önce." Yürümeye başladığında Güneş peşinden gitti.
"Neden?"
"Canım öyle istedi." Güneş onu anlamak için kendini zorladı. Tanışmışlar mıydı? Böyle bir yüzü unutması zor olurdu.
"Daha önce tanışmış olma ihtimalimiz var mı?"
"Hayır, tanışmadık." Evine giden yolda yürümeleri garipti, adamı takip ediyordu.
"O zaman evimin yolunu nereden biliyorsun?" Evinin olduğu sokağın başındaydılar.
"Bilmiyorum, ben burada yaşıyorum." dedi beyaz badanalı evi göstererek.
"Ha, komşulardan duydun adımı demek." Akıl okuduğundan şüphelenmeye başlayacaktı.
"Hayır, tahlil kağıdını düşürmüştün bana çarptığında. Oldu mu, merakını giderebildim mi?" 
"Evet, iyi akşamlar." dedi ve evine doğru yürüdü. 
"İyi akşamlar. Beni takip eden sendin." dedi adam.
Arkasına baktığında adam kaybolmuştu, gösterdiği evin ışığı yanmıyordu. Garip biriydi. Evine girip kapıyı kilitledi. Etraflıca düşündüğünde tahlil kağıtlarını karıştırdı, eksik olan bir şey yok gibiydi. Omuz silkip yemeğini yapmaya girişti. 

1

    Elini havaya kaldırdı, yeryüzüne düşmekte olan birkaç yağmur damlasını avcunun içine aldı. Yağmurun başladığından emin olduğunda yeşil şemsiyesini açıp yürümeye devam etti. Etrafındaki insanlar yağmurdan kaçmaya çalışıyorlardı, o yavaş bir şekilde hareket ediyordu, tarihi kilisenin yanından geçerken karşıdan gelen bir adam dikkatini çekti. Boyu ona göre oldukça uzundu, üzerinde siyah bir kaban vardı. Adamın yanından geçeceği sıra şemsiyesi adamın omzuna çarptı. Şemsiyesini kaldırıp özür dilemek için adama baktı, hayatında gördüğü en çekici yüzle karşılaştı. Sert yüz hatlarına sahipti, gözlerinin rengi neredeyse siyahtı, gözlerinde kendi yansımasını gördü. Yağmurdan ıslanan siyah saçları alnına dökülmüştü. İki saniyelik bir duraksamadan sonra konuşabildi.
"Özür dilerim." 
Adam ona bakmayı sürdürdü, gözlerini kaçırdı. Yarım ağız bir gülümsemeyle geçip gitti. Şemsiyesine sıkıca sarılıp yürümeye devam etti. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, rüzgar şemsiyesine sertçe çarptı, elinden kayıp gitti. Bir müddet uçan şemsiye, on metre ileriye düştü. Hızlı hızlı yürüdü, şemsiyeye ulaşmak için yere eğildi. Beyaz bir el ondan önce davrandı, hemen şemsiyeyi kaldırıp başının üzerine tuttu. Kafasını kaldırdığında az önceki adamla karşılaştı. Adam gülümsüyordu.
"Teşekkür ederim-" 
"Önemli değil." 
Şemsiyenin demirini kavrayıp adamdan onu aldı. Adam arkasını dönüp ilerledi. Güneş rüzgarın şiddetine daha fazla dayanamayıp şemsiyesini kapattı ve yoluna devam etti. Koyu kahverengi saçları yüzünü bir örtü gibi çevreliyordu, ıslanan saçlarını kulağının arkasına attı. Gideceği yer fazla uzak değildi, adımlarını sıklaştırdı. Beyaz renkli modern görünümlü binanın kapısından içeri girdi. Hastanenin baygın kokusu ciğerlerini doldurdu. Asansöre doğru ilerledi, çağırmak için tuşa bastı. Kısa süre sonra gelen asansörden iki kadın hemşire indi. Onkoloji polikliniğinin bulunduğu kata çıkmak için altıya bastı. Saatine baktı, kontrol saati için henüz erkendi, bankodan tahlil sonuçlarını alıp doktorun odasının karşısındaki koltuğa oturup beklemeye başladı. Bitmek bilmeyen kilo kaybı, koltuk altındaki şişlik ve gece terlemeleri yüzünden gittiği doktor kanserden şüphelenmişti. Nihayet doktor Güneş'i içeri kabul etti. Birkaç genel sorudan sonra doktor tahlilleri incelerken derin bir sessizlik oluştu. Güneş odaya bakma fırsatı bulmuştu, bir taraf geniş büyük camlarla kaplıydı, şehrin manzarası ve hastanenin ormanlık alanı görünüyordu. Odanın diğer köşesinde bir hemşire oturuyordu. 
"Emin olmak için birkaç tarama yapmamız lazım, sonuçlar çıktığında tekrar görüşelim. Hemşire hanım size yardımcı olacak." Hemşire ona gülümsedi. Teşekkür etti ve odadan hemşireyle beraber ayrıldı. 

Eksi ikinci kata indiler. BT çekilmesi için bir süre bekledikten sonra hemşire onu içeri aldı. Üzerini değiştirdikten sonra uzandı, beyaz tünelin içinde ilerlerken yapması gereken işler aklına geldi. Kıpırdamaması için uyarıldı. Zemin katta 3 tüp kan verdi. Biyopsiyi pazartesi günü yapacaklardı. Hastaneden çıktığında yağmur durmuştu, saat altıya geliyordu. Otobüs durağına yürürken testlerin sonucunu düşünüp durdu. Dalgındı, durakta olmasına rağmen evine giden otobüslerden birini kaçırmıştı. Düşüncelerinden kurtulmak istercesine kafasını salladı. Gelen otobüse binmek için ayaklandı. Kartını okutup kalabalığın arasına karıştı. Çok yorulmuştu, iki durak sonra önündeki koltuk boşalınca hemen oturdu, telefonuna bakma fırsatı buldu. İş grubundan 46 mesaj gelmişti, tanımadığı bir numaradan 2 çağrı almıştı. Geri aramak istemedi, büyük ihtimalle ona dadanan dolandırıcılardan biriydi. Bu aralar çok fazla arıyorlardı. Evine yaklaştıkça otobüs boşaldı, o inerken otobüste sadece bir çift ve yaşlı bir kadın kalmıştı. Hava kararmıştı, sokak sessizdi, evlerin ışıkları yanıyordu. Evine giden sokağı döndüğünde takip edildiği hissine kapıldı. Arkasına dönüp baktı, kimse yoktu. Yürümeye devam etti, eve girdiğinde rahatladı. Ayakkabılarını ve montunu çıkardı, geniş koltuğa attı kendini. Karnı guruldadığında tüm gün bir şey yemediğini hatırladı. Buzdolabından dün pişirdiği yemeği çıkardı, ısınması için ocağa koydu. Kardeşini aradı, kardeşi yurtta kaldığı için yalnız yaşıyordu, cevap alamadı. Yemeği ocaktan aldı, tabağını alıp televizyonun karşısına geçti. Evin sessizliğini bastırmak için televizyondan rastgele bir kanal açtı. Yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısında uyuyakaldı. 




 

3 Şubat 2021 Çarşamba

magic chestnut

İri, parlak kahverengi taneler...

Üzerindeki su taneciklerinin koyu kahverengi bir hare oluşturduğu güzel meyve. Normalden farklı olarak bu sefer değişik bir kokuya sahipti. Dokusu ve tadı da farklıydı, cinsi böyledir deyip yemeye devam ettiler. Evren Devrim'e bir bakış attı. Devrim kafasını kaldırıp konuştu,

"Bu kestanenin zehirli olmadığından emin miyiz?"

"Bilmem, bana bir şey olacağını zannetmiyorum."

"Tadı da bir garip... Böyle acı gibi sanki."

Evren elindeki kestaneyi kokladı, "Kokusu da değişik, yemesek mi?" dedi elindeki kestaneyi ağzına atarken. 

[…]

Karnı kasılırken gülmesini durdurmaya çalıştı Evren. Yanaklarına ağrılar girmişti, konuşmaya çalışırken Devrim'le sadece gülerek iletişebiliyorlardı. Sonsuz bir kahkaha döngüsüne girmişlerdi. Devrim nefesi kesilince gülmesini durdurmaya çalıştı ama olmuyordu, durduramıyordu. Gözleri kapandı, açtığında Evren hala histerik bir biçimde gülüyordu, daha çok uğunuyordu artık. 




1 Eylül 2016 Perşembe

Solitude.


 Gereksiz uzun yaz mevsiminin sonunda yalnızlıkla aramdaki ilişkiyi değerlendirdim. Yalnızlığı sevdiğime karar verdim, şaşırtıcı olsa da. Herkes benim ilgi manyağı olduğumu düşündü, bu algıyı değiştirmek için kılımı bile kıpırdatmadım. Çünkü ilgi istemediğimi düşünürlerse gideceklerinden korktum. Ama ilgi manyağı olduğumu düşündükleri için gittiler. Yanılmışım o zaman. Neyse işte. Solitude is bliss. 


http://youtu.be/-F2e9fmYL7Y

(Klip müthişmiş bu arada.)



20 Ocak 2016 Çarşamba

 İnsanlar.

  Garip yaratıklar, öyle değil mi? Öğreniyorlar, gelişiyorlar, arada takıldıkları, tökezledikleri oluyor. Ve eninde sonunda yok oluyorlar. Her gün bir amaç uğruna çırpınan bu canlıların yaşamları o kadar da garip değilmiş, şimdi bir baktım da.

  Peki dünya ne? Ne için yaşıyoruz?
 
 Bazılarına göre bu dünya "öteki dünyaya gitmek" için girilmesi gereken bir sınav. Öyle insanlar gördüm ki, dinlerden nefret eder oldum. Muhammed aşığı insanların nasıl fikirlerini empoze etmeye çalıştıklarını arkama yaslanıp izledim. Benim için kalitesiz birer skeçten farksızdı. Hiçbiri de beni birazcık eğlendiremedi. "Peygamber Efendimiz cennette bize kendi elleriyle şarap sunacak, alkol yok tabi olum içinde, biz de onu içince hiç susamayacağız, 100 tane cariyemiz olacak.." Bunu söyleyen çocuk 15 yaşında. Bu çocuğun böyle şeyleri düşünmek için yaşı biraz küçük değil mi? Ne bileyim, serviste ayetler okuması falan?
 Sırf insanlar fikirlerini empoze etmesinler diye çevremdeki insanlara deist olduğumu söylemedim. En nefret ettiğim şeylerden biri kendi fikirlerim yüzünden yargılanmaktır. Tamam herkes birbirlerinin fikirlerine saygı gösterecek değil ama işte ben saygı gösterebiliyorsam sen de susmayı bileceksin.

 Bazılarına göre ise bu dünya yaşamımızın başlangıç ve bitiş yeri. Bir nevi hapishane. Ya da savaş alanı. İnsanların ırk, din, mezhep, cinsiyet uğruna birbirlerini katlettikleri bok çukurundan başka bir yer değil. "Çabalarsak , dünya barışı için el ele verirsek hiç savaşlar olmaz." gibi bir fikre inanmıyorum da. Çünkü insanların özü gerçekten de cinsellik ve saldırganlık üzerine kurulu. Aslında, gerçekten de insanlığın tüm varoluş sebebi üremek. Yeni nesilleri yaratmak. Kendimizi bazen çok önemliymiş gibi hissetsek de, asıl olan bu.

27 Kasım 2015 Cuma

Hikayemsi.

06.11

Üşüyordum.

Kalın bir mantoya bürünmüş olmama rağmen soğuktan titriyordum. Buz gibi bir bankta oturuyordum, yüzüme çarpan soğuk sert rüzgar, saçlarımın arasından süzülüp boynuma işliyordu. Kurşuni denize baktım bir süre, kıyıya çarpan dalgaların kayaları ıslatışını izledim. Islandıkça rengi siyaha dönen koyu gri kayalar, bir cesedin vurabileceği en güzel sahil şeridiydi fikrimce. Oldum olası kumdan nefret etmişimdir.

Güneş yavaş yavaş yükseliyor, arkamda kaldığı için dönüp bakmıyorum. Sabah koşusuna çıkmış bir adam önümden koşarak geçiyor. Yaşlı bir evsiz on metre ötede, ağacın dibinde oturuyor. Elinde gazete kağıdına sarılmış bir içki şişesi var, bir ara bana bakıyor. Bakışları çok karanlık olduğundan gözlerimi dalgalara dikiyorum.

Koşan adam ikinci turuna başladığında oturduğum banktan kalktım. Ellerimi ceplerime soktum. Yürürken ellerimi cebimde tutmayı severdim; hem ellerim devinimsizce salınmıyor, hem de üşümüyorlardı. Evime yürüdüm. Burnum ve ağzım üşümekten uyuşmuş gibiydi. Eve girdiğimde beni evimin ılık havası karşıladı. Mantomu çıkarıp salona gittim. Kitaplarımı topladım, çantama soktum. Servis korna çalınca mantomu geri giyindim ve aşağıya indim.

18 Ağustos 2015 Salı

tanımsız dünyanın tanımı.

 Bir süre Tanımsız Dünya'ya ara vermem gerektiğinin farkına vardım.

Hadii , buna heves demeyelim. Şuna benzetebiliriz, şehirlerarası bir otobüste bir yolcuya aşık olmak. Otobüse binersiniz, o kişiyi görürsünüz, yol boyunca ara sıra o kişiye bakarsınız ama otobüsten indiğinizde adını bile bilmediğiniz kişiyi unutursunuz. Taa ki, tekrar otobüse binene kadar. Gelip geçici, ama geçen süre içinde size yaşadığınızı anımsatan şeylerden biridir de.

Ha, Tanımsız Dünya diye adlandırdığım hikaye, düşündüğümden farklı yerlere saptı. Benim amacım, ergenlerin boktan hikayelerini anlatmak değildi, son yazdığım bölüm çok daha kötü olunca buraya koymadım. Yaz boyunca, astral seyahat ve paralel evrenler hakkında çok şey bilmediğimi de fark ettim. Kim bilir, belki aynı karakterlerle tekrar baştan başlarım yazmaya ama bir süre sonra.


En kötü ihtimal, Tanımsız Dünya'yı komple hayatımdan çıkarabilirim de. Yazmayı bırakmam ama, burası zamanla unutulur.


Peki, Tanımsız Dünya neydi?

"korku belirli bir şeye yönelmiştir, nesneye bağlıdır. kaygı ise hep belirsizdir, herhangi bir yönetimi olan bir duygu değil, nesnesi olmayan ruhsal bir durumdur."

Kaygıydı.

https://youtu.be/G8lOkgyPcaU 

Görüşmek dileğiyle.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Tanımsız Dünya 6

Çağla hafif ıslak, kurumaya yüz tutmuş kaldırım taşlarını izleyerek yürüyordu. Issız bir sokaktan geçiyordu, camlardan sarkan kadınlar, apartman girişinde, merdivenlerde oturan, sigarasını tüttüren insanlar görmeyi bekliyordu, ama kimse yoktu. Sokak bomboştu. Gözlerini pencerelerden alıp yere dikti, kedi veya herhangi bir canlı aradı, yoktu. Gökyüzüne baktı, gri bulutlar apartmanların çatılarına çok yakın duruyordu. Sokağın aynı zamanda oldukça sessiz olduğunu fark etti. Çığlık çığlığa bir sessizlik. Bu sessizlikten kaçabilmek için sağ cebini yokladı, kulaklığı yoktu. Sessizlik o kadar rahatsız ediciydi ki, ellerini kulaklarına bastırdı. Sokak çok uzundu, sokağın çıkışına doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Nereye gideceğini unutmuştu, sola döndü. Neyse ki bu sokakta bir insan vardı. Tam önünde yürüyen adamın kıyafetinden ve yavaş yürümesinden onun bir ihtiyar olduğunu anladı. İhtiyar çok yavaştı, kaldırımdan indi, ihtiyarı solladı.  Kafasını kaldırdığında sessizlik yerini monoton bir gürültüye bıraktı. Araba seslerini, sokağın başından gelen eskicinin o garip, ne dediği anlaşılmayan bağırışını duydu. Kafasını geriye çevirdiğinde sesler yok oldu.

Halüsinasyon bu... değil mi? Ya da yanılsama.

Telefonunu çıkardı, Evren'in attığı mesajı okumadı, rehbere girdi, adları karıştırdı. Annesine söyleyemezdi, az önce Devrim'le de küsmüştü, arayabileceği kimse yoktu. Telefonunu cebine koydu. Hem ne diyecekti? Alo, ben halüsinasyon görüyorum, delirecek gibiyim. Hayır, böyle bir şey diyemezdi. Sessizce yürümeye devam etti. Tramvay durağına kadar yürüdü, Beyoğlu'nda indi. En sevdiği kitapçıya girdi, kitap raflarını inceledi. Şu aralar herkesin elinde gördüğü kitabı, tam karşısında çok satanlar bölümünün raflarında görmüştü. Kitabın üstünde de Paul Arden'in en çok satan kitabı olduğu yazıyordu. Umarım almama değer.

Kasaya ilerledi, siyah-yeşil saçlı genç kıza elindeki kitapları verdi. Kasiyer, koyu mor bir ruj sürmüştü, dudağında, kulağının her yerinde ve burnunda piercing vardı. Kulağındaki tünelden duvar gözüküyordu. Yarım kollu tişörtünden gözüken dövmeler ilgi çekiciydi. Gotik olmaya çalışırken emo olmuş bir hali vardı kızın. Gözlerinin altı da oldukça koyuydu.

"43 lira."

Çağla cüzdanını çıkarıp parayı kasiyere uzattı, para üstünü cüzdanına rastgele attı, kitaplarla dışarı çıktı. Beyoğlu'nu avucunun içi gibi bilirdi, arka sokaklardan dolanarak evine yürüdü. Evine girdiğinde evin kokusu karşıladı onu. Elindeki poşeti odasına bıraktı, mutfağa gidip bir kase cipsle odasına döndü, bilgisayarını açtı, favori dizisinin son yayınlanan bölümünü izlemeye koyuldu. Bölüm bitince yatağına uzandı. Tavandaki küçük yıldızlara baktı. Hava henüz karardığı için neon yıldızlar belli belirsiz görünüyordu. Ana kapının açılma sesini duydu. Annesi gelmişti. Yataktan kalktı, hole yürüdü.

"Hoşgeldin. "

"Hoşbulduk, dışarıdakileri al." Çağla kapının önündeki market poşetlerini içeriye alıp kapıyı kapattı. Poşetleri karıştırdı, en sevdiği atıştırmalık olan bebek bisküvisini açıp yemeye başladı.

"Bırak şimdi onu yemeyi, gel yanıma, konuşmalıyız Çağla." dedi, sesi yorgun geliyordu.

"Ne oldu anne?"

"Ailemiz hakkında. Metin'in bir oğlu var, biliyorsun. Nikahta tanışmıştın hani."

"Yani? Burada mı yaşamak istiyor? Üzgünüm ama, bu evde bir oda daha yok."

"Dinler misin beni kızım? Sanırım bizi tanımak istiyor. Metin'le yeni bir ev bakıyoruz, bulduğumuzda taşınacağız. Dubleks düşünmüştük, sana en güzel odayı ayıracağız."dedi, telefonunu çıkardı.

"Ben bu konumdan memnunum. Hem okuluma fazla uzak değil. Ben burayı seviyorum."

"Çağla. Kadıköy'de ev bakıyoruz. Ayrıca çok güzel yerler var orada da. Her zaman Kadıköy'de yaşamayı isterdin."

Çağla sıkıntıyla nefesini verdi.

"Peki. Güzel ve büyük bir ev olsun o zaman. Ve çatı katı benim olur."dedi, oturduğu yerden kalktı.

"Tamam, huysuzluk etmediğin için teşekkür ederim. "

"Şu an huysuzum zaten. Acıktım ben, Metin abi ne zaman gelecek?"

"Gelirler birazdan."

Düz sarı saçlarını topladı ve Çağla'yı es geçip banyoya girdi. Çağla poşettekileri dolaplara yerleştirdi, annesi mutfağa dönünce odasına yöneldi.

"Gelirler derken?"

"Emre de gelecek."

"Kolay gelsin."diye bağırdı ve odasına gitti. Annesi peşinden gelip ellerini beline koydu, başına dikildi.

"Çağla, neden benim mutluluğumun içine etmek istiyorsun? Annenim ben senin, bana neden böyle davranıyorsun?"

Çağla yatağından kalktı ve annesinden önce mutfağa girdi. Tabakları kucaklayıp salondaki yemek masasına koydu. Masanın üzerindeki dantelli örtüyü kaldırdı, tabaklarla uyumlu krem rengi masa örtüsünü serdi. Dikdörtgen yeşil renkteki amerikan servisleri dizdi. Sofrayı kurduktan sonra mutfağa gitti, salatayı yapmaya koyuldu.

"Üzerine düzgün bir şeyler giyin."

Çağla annesinin buyruğu üzerine odasına gitti, kot pantolonunun üzerine siyah gömleğini giyindi, ayaklarına da siyah ayakkabılarını giyindi.

"Nasıl anneciğim?"dedi ukala bir tavırla.

"İyi. Senden elbise giyinmeni falan beklemiyordum zaten." dedi, yemeği masanın üzerine koydu. Talya kendine çeki düzen vermek için odasına gittiğinde zil çaldı.

"Kibar ol, lütfen."diye seslendi annesi. 

En nefret ettiği işlerden biri de misafiri kapıda karşılamaktı, misafire göre değişen bir durumdu bu. Kapıyı açtı, asansör kapısının açılmasını bekledi. Eliyle saçlarını yokladı. Önce Metin gözüktü, sıcakkanlı gülümsemesiyle Çağla'ya baktı.

"Hoşgeldin Metin abi." dedi gülümseyerek. 

"Hoşbulduk canım, bugün bir misafirimiz var. Oğlum, Emre."

Emre babasının içeriye girmesini beklerken Çağla'yı garip bir şekilde inceledi, elinde tuttuğu pastane poşetini soğuk bir tavırla Çağla'ya uzattı. Çağla poşeti aldı, girişteki sehpanın üzerine koydu.

"Hoşgeldin."dedi Emre'nin tersleyemeyeceği kadar ciddi bir sesle.

"Hoşbulduk." 

Çağla kapıyı kapatıp getirdikleri tatlıyı, misafir yemeğe çağrıldıysa mutlaka tatlısını alıp gelirdi, mutfağa götürdü, kutuyu buzdolabına koydu. Tüm geceyi mutfakta geçirmeyi tercih ederdi, Metin çok iyi biriydi aslında, oğlunun da sıcakkanlı biri olması gerekmez miydi? Annesinin çabuk gelmesini ümit ederek salona gitti. Metin'le Emre üçlü koltukta oturuyordu. Onlara biraz uzak bir koltuğa oturdu.

"Nasılsın Çağla?"dedi Metin.

"İyiyim, teşekkürler. Sen nasılsın?"

"İyiyim bende." 

Çağla Emre'yi inceliyordu, siyah, düz saçları, ifadesiz tutmaya çalıştığı suratıyla bir bütünlük oluşturmuştu. Gözleri siyahtı, giyindiği kot ve gömlek de. Çağla'nın dikkati Emre'nin ellerine yöneldi, parmakları olması gerekenden daha ince ve uzundu, birkaç tırnağı çok uzundu, yani gitar çalıyordu. Elektro gitar çalıyordur kesin. Şunun havalarına bir bak, gitarist falan mı acaba bir grupta? 

"Hoşgeldiniz." Talya mükemmel bir şekilde geri dönmüştü. Çağla annesine bu konuda hayrandı, her ne olursa olsun Talya biraz süslenince mükemmel olabiliyordu.

"Hoşgeldin Emre, nikahta pek konuşamamıştık."dedi ve gülümsemeyle onlara yaklaştı, Emre'ye hafifçe sarıldı. Metin'in de yanağına bir öpücük kondurdu. Vay, demek ben olmasam dahi güzel bir aile oluşturabilirler. Emre'nin suratında zoraki bir gülümseme oluştu.

"Hadi buyrun sofraya."dedi Talya.

Çağla her zamanki yerine oturdu, yanına Emre oturunca rahatsızca yerinde kıpırdandı. Çocuktan resmen siyah dumanlar çıkıyor, diye düşündü. Gerçi tanımadığı birinin karşısında oturmasını da istemezdi, yemek yeme tarzı biraz değişikti. Ağzında ekmek varken salatadan da yemesi buna örnek verilebilirdi. Sessizce annesinin çorbaları koymasını bekledi. Göz ucuyla Emre'ye baktı. Zayıf bir vücudu vardı, kolundaki dövme gözünden kaçmadı. Bir kılıç ve etrafını saran kurdele dövmesi. Kurdelenin üzerinde Çince veya Japonca bir şeyler yazıyordu. Kılıcın yarısı gözüküyordu sadece, ama güzel ve incelikli bir dövme olduğu belliydi. Çağla gözlerini mercimek çorbasına dikti. Annesinin masaya oturmasını ve Metin'in yemeğe başlamasını bekledi. Eliyle buyrun dercesine bir hareket yaptı Metin ve çorbayı içmeye koyuldu. Yemek boyunca sessizdiler, Emre arada bir Çağla'ya ve Talya'ya bakıyordu. Çağla ara sıra boş tabakları mutfağa götürmek için yerinden kalkıyor, geri geliyordu. Tatlıları yerken Metin konuştu.

"Emre motorsiklet kullanmaya bayılır. İsterseniz biraz gezebilirsiniz."

Talya kocasına baktı sonra gülümsedi, ardından da konuştu.

"Evet ama fazla hız yapmamak kaydıyla."

Emre güldü, arkasına yaslandı.

"Bilmem, Çağla, gelmek ister misin?" Çağla gitmek zorunda olmadığını düşündü, annesinin meraklı bakışlarıyla karşılaşana kadar da bu teklifi reddedecekti.

"Fark etmez."

Ne yapıyorum ben?

"İyi, gidelim."dedi Emre, sandalyesinden kalktı, Çağla'nın geçmesini bekledi. Talya bir kez daha dikkatli olmalarını söyledi. Emre ikna edicibir yüz ifadesiyle Talya'yı susturdu.

Kapıdan çıktıklarında Emre merdivenlere yöneldi. Çağla sessizce asansörü bekliyordu. 

"Asansörü çağırdım." Emre ellerini ceplerine soktu, Çağla'nın yanında asansörün gelmesini bekledi.

"Kaç yaşındasın? "dedi Emre'ye bakarak.

"23. Boğaziçi Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği okudum . "

Çağla somut bir nefretle Emre'ye baktı.

"Boğaziçi mi? İnek değilsin, nasıl orayı kazandın?"

"Hep ineklerin iyi yerlere geldiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. İyi bir çalışma, iyi öğretmenler ve hırs sayesinde kazandım. Ama şu an çalışmıyorum."

"Neden?"

"Yüksek lisans yapacağım."

Asansöre bindiler, Çağla karşısında duran bu adamın insan olup olmadığından şüphe etti.

"Sen peki?"dediğinde kafasını yere eğdi.

"18 yaşındayım, Alman Lisesi'nde okuyorum."

Otoparka indiklerinde Çağla onun önden gitmesini tercih etti. Karanlıktan korkuyordu, fotoselli lambalar ikide bir sönüp duruyordu. Garip bir gürültü gelince arkasına bakındı.

"Su deposu, ödlek."

"Ne?"

"Sular kesildi herhalde, su deposunun sesi o."

Siyah motorsikletin yanına geldiklerinde Çağla şaşkınlıkla motoru inceledi. Çok güzel! Ama yine de çok riskli bir şey.

Motorsikletin yanındaki gri araba Metin'indi. Emre cebinden anahtar çıkarttı, babasının arabasından kaskları aldı.

"Daha önce motora bindin mi?"

Çağla kafasını hayır anlamında salladı. Emre gözlerini devirdi, kaskı Çağla'nın kafasına geçirdi ve bağladı. Motora bindiler, otoparktan çıkana kadar konuşmadılar.

"Sıkı tutun."



not: Hani geçenlerde ana karakter kesinlikle Çağla değil demiştim ya, hala değil ama yine de önceki bölümlerdeki o tatlı kızın aslında ürkütücü demeyelim de, garip dünyasını göstermek için böyle bir bölüm yazıverdim. Şu akşam yemeğinden sonraki kısmı düşüncelerimle yazdığımı sanmıyorum. Bu bölümü uzatmak için fazla kastım gibi geldi bana. Neyse, bakalım ileride ne olacak? 

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Eğer tanrı olsaydım...

Biraz sonra, bu postta, şu iddialı olduğunu düşündüğüm başlığın altında okuyacaklarınız, benim dışarıdan bakınca büyük, aslında o kadar da büyük olmayan ergen dimağımdaki ütopyanın önizlemesi olacak. Arada cümlelerde kopukluk olursa bilin ki, her i gotta dediğimde gotcha diye cevap veren abdli vatandaşla konuştuğumu ve beyin sikilmesi yaşadığımı... Of, işte böyle bir kopukluk. Anladınız? Gotcha?

Eğer tanrı olsaydım, ilk yapacağım şey kadınların regl olayını yok etmek olurdu. Ne var ulan benim kullarım döllenmeyen yumurtalarını çişlerini yaparak bıraksınlar. (Hey, tanrıysak biraz kadınları düşünelim. Ne var ki hem? Yumurtaları programlarım, spermlere ne oluyorsa onlara da aynısı olur.) 
Bir simetri hastası olarak tüm vücutları belli bir kalıpta yaratırdım. Yani, kimsede khaleesi saçı olmazdı, mavi göz de olmazdı. (Çünkü mavi gözlü insanlardan hoşlanmam. Kahverengi gözlüler 4ever <3 diye buyuruyordu tanrı.)
Bir dakika ya, neden tanrıça olmayayım ki? Evet evet. Ben tanrı ve tanrıça ayrımını da anlamıyorum zaten. Hani tanrının cinsiyeti yoktu? Ee.. siz ne diyor...ımm tanrı? Tamam öyle olsun.
Yav kardeşim ben öyle cennete yasak meyve falan koymazdım. Madem yasaklayacaksın, neden yaratıyorsun? İlla bir gıcıklık. Öhöhöhö. Belki inanan vardır şey etmeyeyim çok.
Sonraa, ben big bang'e inanıyorum fakat tanrıyım ve dünyayı yaratacağım, öyle ortası lavmış, çekirdekmiş, gerek yok öyle şeylere. Bilime saygımız sonsuz. Karanlık madde tarzı bir şeyden oluşurdu içi, dışı yine şu anki dünya gibi kabuk olurdu. Mesela 5 krallık olsundu, her biri eşit miktarda dağlık alan, ormanlık alan ve nehire sahip olurdu.
Cennet veya cehennem olmazdı. İnsan ömrü daha uzun olurdu, ve tanrıyım ya hani, hiçbiri yaşlanmazdı. Peygamber yaratmazdım, bu peygamberler bence o dönemin en nefret toplayan insanı olmuştur. Tüm insanlara dünyanın kurallarını onlar dünyaya gitmeden önce öğretirdim.
-Ee tanrı bozması, nerede öğütleyeceksin kullarını?
Bunu sormanı bekliyordum. Hiçlikte. Gökte veya yerde değil. Hiçlik. İnsanın üretildiği yer de diyebiliriz. Ne renk hayal ederseniz. Fullmetal alchemist brotherhood'ta beyazdı. Eh görüntüm olmazdı.
Ya da bir tahtta falan oturan İsis tarzı bir tanrıça olurdum. Ama yine hiçlikte. Bizde melek değil, kahya var. "Aman kızım, bak melekler evimize gelmez sonra." işte benim sahip olduğum gücün %10'una da kahyam sahip olurdu ve tüm işlerimi hallederdi.
Dünyada mevsimler sonbahar ve ilkbahardan ibaret olurdu. Bu bilime aykırı galiba ama umurumda değil. 
İnsanlar hem çalışıp hem yaşayamazlar.

Evlatlarım, dinime update gelecek, ama tanrı şimdi biraz uyuyacak.

update:

Şöyle bir şey oldu, tanrının anası odaya pat diye girdi ve kargonun durumunu öğrenmek için ekranı incelemeye başladı ve tanrı bu minik ütopyasında yapmak istediklerini kaydedemeden ekranı kapatmak zorunda kaldı. Tanrı çok yorgun evlatlar. Yazdıklarımı hatırlamıyorum, ama tekrar yazacağım.
İnsanlar eşit olacak demiş miydim? Kullarımı, IQ açısından eşit yaratacağım. Böylelikle aralarında daha fazla rekabet olacak. Kim beynini daha çok geliştirirse o hatırlanacak.
Herkese cinsellik özgürlüğü veriyorum. He bu arada ahlak kuralları diye de bir şey olmayacak. isterseniz çıplak gezin, cehennem yok dedim ya.
Şimdi, benim insanlarım çok iyi birer birey olacak dersem, büyük bok yemiş olurum. Tabii ki de kötüleri de olacak.Her kim tanrı olursa olsun, değişmeyecek yegane şey budur. Herkes iyi biri olursa, kimse öldürülmez, kimse intihar etmez ve bu, etik değil. Kimse ölmezse, yenileri de doğmaz. Yani siz küçük beyinli insan bozmaları, hepinizin içinde kötülük maddesi bulunacak. Evet, madde. Kim bilir belki bu kötülük sizi hırslandırıp başarılı olmanızı, sonra çuvallayıp açlıktan ölmenizi sağlayacaktır.

Hala iyi biri olmak mümkün.