11 Temmuz 2021 Pazar

3

 Kemik iliği biyopsisi için saat 10.00'a randevusu vardı, dokuz buçuk civarı hastaneye varmıştı. Önce doktorun olduğu kata çıktı, doktor onu eksi birinci kata gönderdi. Bir müddet bekledikten sonra doktoru onu içeri aldı, işlem çok ağrılı geçmişti, iliği alırlarken içinden bir parçanın çekildiğini hissetti. Kalça kemiğinden aldıkları örneğin sonucu haftaya salı çıkacaktı. Hastaneden çıktıktan sonra evine döndü, ağrıdan dolayı uzunca bir süre yattı, bir ara uyuyup uyandı. Uyandığında saat sekize geliyordu, tüm gün bir şey yememişti, çorba yapmaya karar verdi. Kapı çaldı. Delikten baktığında bir şey göremedi. Kapıyı açtı, karşısında dünkü adam duruyordu. Adam gülümsedi ve "Selam." dedi.

"Burada ne işin var?" Eliyle cebini yokladı, telefonunu tezgahta bırakmıştı.
"Komşumun iyi olup olmadığını kontrol etmeye geldim, hasta olduğunu biliyorum." Nereden biliyordu?
"İyiyim." Kendini kapıya siper etmişti, adam onu itti ve evine girdi. Salona girip kanepeye oturdu.
"Yemek yedin mi? Sana yemek getirdim." Elindeki poşeti Güneş'e verdi.
"Artık kim olduğunu söylemek zorundasın." Poşeti bırakıp telefonuna ulaşabilmek için tezgaha yaklaştı, adam onu izliyordu, telefonu alamadı.
"Tedavi göreceğin hastanede çalışan bir doktorum, illa ismimi öğrenmek istiyorsan eğer, Savaş." Adam evi incelerken telefonunu eline aldı, kilidini açtı.
"Evimde ne işin var?" 155'i tuşladı.
"Amacım sana zarar vermek değil, o yüzden polisi aramaya kalkışma." dedi Savaş. 
"Peki amacın ne?" Evinde, koltuğunda bir yabancı oturuyordu. Üstelik ayakkabılarını dahi çıkarmamıştı.
"Seni tedavi olmaya ikna etmek." Tedavi olup olmaması gerektiğine hala karar vermemişti.
"Tedavi olup olmamam seni ne ilgilendiriyor?"
"Tedaviyi uygulayacak olan kişi benim."
"Bu sorumun cevabı değil."
"Çok soru soruyorsun, yemeğini yediğinden emin olduktan sonra gideceğim."
"Yemeğe zehir koymadığını nereden bilebilirim?" Savaş inanamayarak ona baktı.
"Seni öldürmeye çalışan biri olsam dün oracıkta ezilmene izin verirdim." Mantıklı bir cevaptı. 
"Sen de yiyeceksin, değilse yemem." Poşeti alıp koltuğun önündeki sehpaya bıraktı. Poşeti açtı, bir tabak tavuklu pilav vardı. Mutfağa gidip iki kaşık aldı, kaşığın birini onun önüne koydu. Yere oturdu, sessizce ilk onun yemesini bekledi.
"Başlasana." 
Savaş sessizce kaşığı pilava daldırdı, büyükçe bir lokma aldı. Güneş'e bakarak çiğneyip yuttu. "Oldu mu? Hadi ye şimdi."
Güneş birkaç kaşık pilav yedi, yemek yerken izlenildiğini bilmek onu rahatsız ediyordu. Tabağın yarısını yemişti. "Doydum. Yemek için teşekkürler."
"İyi, yemiyorsan ben yerim." 
O yemeği yerken Güneş yüzünü inceledi, alnında ufak bir çizik vardı. Siyah saçları alnını bir taç gibi çevrelemişti, alnına dökülen tutamlar ifadesini sertleştiriyordu. Sert çene hattı, düzgün burnuyla bir bütünlük yaratıyordu. Üzerinde koyu haki bir trençkot vardı, yemeği bitirmişti. Birbirlerine baktılar.
"Karnımı doyurdum, eğer bunun için geldiysen-"
"Tamam anlaşıldı, kovuldum." dedi dudak bükerek. Güneş kollarını göğsünde birleştirdi.
Savaş ayağa kalktı, boyu çok uzundu, geniş üst bedeniyle devasa duruyordu. Zil çaldı, Emre'nin uğrayacağını tamamen unutmuştu. Kapıyı açtığında Emre'nin gülümseyen suratıyla karşılaştı, kapıdan içeri bakarken gülümsemesi soldu. Savaş antrede dikiliyordu.
"İyi akşamlar Güneş, yanlış bir zamanda geldim sanırım-"
"Yok yok, doğru zamanda geldin, o da gidiyordu zaten."
"Aslında-" Güneş ona kızarak baktı. "Evet, gidiyordum." 
"Yemek için çok teşekkürler, görüşürüz." deyip Savaş'ın kolundan tutup onu kapıdan dışarı iteledi. Emre şaşkındı, anlam verememişti. Emre'yi içeri aldı, kapıyı kapattı. 
"O kimdi?" Emre Güneş'in liseden beri en yakın arkadaşıydı, Güneş'in hayatında olup bitenleri herkesten önce o bilirdi.
"Komşum, geçen gün tanıştık, yemek getirmiş." Hastane detayını vermeye gerek yoktu, Emre henüz onun kanser olduğunu bilmiyordu.
"Ooo, enişte adayı mı yoksa?" Elindeki market poşetini tezgaha bıraktı. Güneş sehpanın üzerindeki çöpleri toplayıp attı. 
"Hiç sanmıyorum." 
"Yeni tanıştığın birine yemek götürmezsin, ayrıca tam senin tipindi." deyip güldü. Güneş gözlerini devirerek "Sadece arkadaşız, sanırım." diyebildi.
"Peki şimdilik öyle olsun, sana pasta aldım, çilekli." Güneş Emre'nin boynuna sarıldı.
"Sen olmasan ben ne yapardım?" Gülerek Güneş'in sırtını sıvazladı.
"Tamam tamam, in üstümden." Güneş sevinçle mutfağa gidip çatal, bıçak ve tabak getirdi. Afiyetle pastayı yediler, Emre fazla uzun kalmayacaktı, biraz sohbet ettikten sonra saat 10 gibi Güneş'in yanından ayrıldı. Bir müddet televizyon izledikten sonra yatağına girdi, pencereden sızan sokak lambasının ışığı gözünü alıyordu, sırtını dönüp gözlerini kapattı.
    Cumartesi günü sakin geçmişti, temizlik yapıp bulaşıkları yıkadı. Öğleden sonra dayısının tavukçu dükkanına uğrayıp dayısıyla sohbet etti. Eve dönerken bir paket kızarmış tavuk ona eşlik ediyordu, dayısı her seferinde ona tavuk veriyordu. Markete girip iki kutu bira aldı, kasaya yaklaştığında dikkatini bir şey çekti, kasiyer kız saçlarını sarıya boyatmıştı, ona saçlarının yakıştığını söyledi. Marketten çıktığında yağmur başlamıştı, eve koşarak gitti. Eve girdiğinde salondaki camın kenarına geçti, yağmur damlaları cama vuruyordu. Sert kırmızı mindere oturdu, yemeğini ve birasını yere koydu. Yağmurun sesiyle beraber yemeğini yedi. Yatağına geçip kitap okumaya başladı, elinde kitapla uyuyakaldı. 
Koşuyordu, kanser taraması için gittiği hastanenin boş koridorlarında ilerliyordu. Koridor beyaz ışıklarla aydınlatılmış bir labirent gibiydi, ne kadar koşsa da içinden çıkamıyordu, geçtiği yerlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Nihayet gün ışığına açılan kapıyı gördüğünde dizlerinin dermanı kesilmişti, yere düştü, karanlık onu içine doğru çekiyordu. Emekleyerek kaçmaya çalıştı, gözünün önünde bir karaltı belirdi, siyahlı bir adamdı. Arkasına baktığında beline kadar karanlığın onu hapsettiğini gördü. Adama doğru uzandı, adamın eli kolunu kavradı. 
Kucağındaki kitap gürültüyle yere düşünce uyandı. Ensesi ter içinde kalmıştı, elini ensesine götürdü. Burnundan sıcak bir sıvının aktığını hissetti, akan sıvıya dokundu, görmek için elini havaya kaldırdı, burnu kanıyordu. Burnunu tutarak banyoya gitti, yüzünü yıkadıktan sonra burnuna pamuk tıkadı. Rüyasındaki adam kimdi? Telefonunu eline aldı, saat 03.54'tü. Yerdeki kitabı ve örtüyü aldı, salona götürdü. Biraz daha kitap okudu, uykusu gelince lambayı kapatıp koltuğa kıvrıldı. 

7 Temmuz 2021 Çarşamba

2

"(...) Ama dediğim gibi, hastalığın tam durumunu anlayabilmemiz için MR'la birlikte kemik iliği biyopsisi yapmamız lazım. Umalım ki kemiğe sıçramamış olsun, umudunuzu kaybetmeyin." Hodgkin lenfoma, ileri evre. Güneş başını salladı.

"Bugün yapabilir misiniz? İşten izin almıştım, iznimden 1 hafta kullandım da." Doktor ona inanamayarak baktı. 
"Biyopsi için cuma günü gelmeniz gerekiyor. Hastalığınızın tedavi süresinde daha çok izin almanızı gerektiren günler olacak, size tavsiyem işinize bir süre ara vermeniz olur." 
Kardeşine aylık olarak düzenli para yollaması gerekiyordu, çalışmazsa geçimini dahi sağlayamazdı. Tedavi olmalı mıydı? Doktor bunu hissetmiş gibi konuştu.
"Tedavi olmazsanız, hastalığınızın ilerleme hızına bakılırsa, 6 ay ila 1 yıl ömrünüz kaldı, tedavi olursanız kurtulma şansınız oldukça yüksek, beş yıllık hayatta kalma oranı %60'larda. Ben tedaviye bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum."
Kafasını salladı. "Anladım. Ben bunu cuma gününe kadar düşünsem olur mu?"
"Tabii. Umarım tedavi olmayı seçersiniz." 
"Anlayışınız için teşekkürler."
"Ne demek, cuma günü 10.00'da görüşmek üzere." dedi doktor elini uzatarak. Elini sıktı, iyi günler dileyip odadan çıktı.  
Ne yapacağını, hatta ne düşüneceğini bile bilmiyordu. Dalgın dalgın yürürken sendeledi, biri onu tuttu. Kafasını kaldırdığında karşısında geçen gün çarptığı siyahlı adam duruyordu. Şimdi siyah boğazlı bir kazak ve doktor önlüğü giyiyordu. Adam gülümsedi, 
"Biraz sakarsın galiba." dedi. Kendini topladı, ellerinden kurtuldu. 
"Özür dilerim."
"Yakışıklı olduğumu biliyorum ama meşgulüm." dedi ve uzaklaştı. 
Güneş arkasından bakakaldı, gözlerini kırpıştırıp önüne döndü ve asansöre yürüdü. Eve gitmek istemiyordu, hastanenin yakınındaki kafeye gidip bir kahve aldı, camın önündeki masalardan birine oturdu. Bilgisayarını çıkardı ve halletmesi gereken işleri yapmaya karar verdi. Birkaç mail attı, cumaya kadar tasarlaması gereken postun taslağını çıkardı. Kardeşinden gelen aramaya geri döndü.
"(...) Abla, önümüzdeki hafta fotokopicinin yanında çalışmaya başlıyorum. Oda arkadaşım da kafeteryada çalışıyor, artık gündüzleri tek başıma kalmayacağım." Kahvesinden bir yudum aldı.
"Sevindim, ama çalışmana gerek yoktu, ben sana para yolluyorum sonuçta. Yetmiyorsa eğer çekinme, bana söyle. Bu arada hafta sonu buluşalım mı?" Kendini kötü hissetmeye başlamadan önce onunla sık sık vakit geçirmeliydi.
"Cumartesi olmaz, Hande'yle buluşacağız ama pazar günü yemek yemeye gidebiliriz." Hande, Arda'nın sevgilisiydi, 4 aydır çıkıyorlardı. Arda üniversite 2. sınıf öğrencisiydi, hukuk okuyordu. 
"Tamam, selamımı söyle. Bu arada vizelerin nasıl geçti?"
"Tabii ki iyi, idare hukukundan 96 aldım."
"Aferin. Arda şimdi işim var, pazar günü görüşürüz, olur mu?"
"Tamam görüşürüz abla."
"Görüşürüz." Telefonu kapattı. 
Aileleri kazada öldüğünde Arda 12, Güneş 17 yaşındaydı. Onlara 3 sene dayısı bakmıştı, Güneş üniversiteyi kazanmasına rağmen dayısına yük olmamak için üniversiteyi bırakıp çalışmaya başlamıştı. Şimdi ailelerinden kalan evde tek başına yaşıyordu. Kanser olduğunu söyleyebileceği kimsesi yoktu. Annesi yanında olsaydı, saçlarını okşasaydı, "Geçecek." deseydi. Mezarlığa gitmeye karar verdi. Dizüstünü kapatıp çantasına koydu, kahvesini masada bırakıp kafeden çıktı. Mezarlık çok uzak değildi, yarım saatlik bir yürüme mesafesindeydi. Havada gri bulutlar vardı, üşüten bir rüzgar ona eşlik ediyordu. Mantosuna sıkıca sarınıp yürümeye koyuldu. Yol boyu iki taraflı çevrili ağaçlardan dökülen yapraklar rüzgarla birlikte savruluyordu. Sararmış ağaçlara baktı, sonbaharın sonuydu, tedaviyi kabul etmezse yine aynı mevsimde onları görebilecek miydi? Şehrin kokusunu içine çekti. Yol üstünde çiçek satan kadından bir demet lale aldı, annesinin en sevdiği çiçekti. Mezarlık bomboştu, annesiyle babasının mezarını bulması uzun sürmedi. Çiçekleri ikisinin mezarının ortasına koydu. 
Anne, sana o kadar çok ihtiyacım var ki! Annem, keşke yanımda olabilsen. Tedavi olmam için beni azarlasan, ikna etsen ve teselli etsen. Baba, senin her şey geçecek demeni o kadar özledim ki! Ben de sizi çok özledim ama ben ölürsem kardeşime kim bakacak? Beni yanınıza almayın. 
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Elini yüzüne götürdü, gözyaşlarını sildi. Bir müddet sessizce oturdu, yağmur başladı. Yerden kalktı, şemsiyesini açtı. Annesi ve babasının mezarıyla vedalaştı, evine gitmek için yürümeye başladı. En yakın otobüs durağında durdu. Yarım saate yakın bekledikten sonra nihayet otobüs geldi. Evine gitmeden önce markete uğradı, bir şişe şarap ve hazır yemek aldı. Eve girdiğinde bu sefer televizyonu açmadı, sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştı. Üzerini değiştirip mutfağa geçti. Şarabını bir bardağa döktü, yemeğinin yanında afiyetle içti. Müzik dinlemeye karar verdi, cam kenarına geçip şarabını aldı. 
Neden ben?
Sakin bir çocukluk geçirmişti, ne ailesine ne de dayısına yük olmamıştı şimdiye kadar. Fotoğraf albümüne uzandı, eski fotoğraflara baktı. Lise mezuniyetinde, Arda'nın mezuniyetlerinde hep dayısı ve yengesi yanlarındaydı. Annesi ve babasıyla olan fotoğraflarına baktı, Arda küçücüktü. Ailesiyle çekindiği lunapark fotoğrafına uzun süre baktı. Fotoğrafta 14 yaşındaydı, yaz mevsimiydi. Şehir dışındaki büyük lunaparka gitmişlerdi. Hemen yan sayfadaki fotoğraf evlerinde çekilmişti, fotoğrafın çekildiği koltuğa baktı. Yok olma fikri artık çok üzücü gelmiyordu, ama kardeşi için savaşmak zorundaydı. Yine de çok yorulmuştu, çalıştığı işten nefret ediyordu, bir arkadaşı hariç hiç arkadaşı yoktu, insanlar tarafından sevildiğine dair tek bir işaret bile yoktu. Keşke dünya yok olsaydı.
Bir şişe şarabı içtikten sonra baş dönmesiyle birlikte uyuyakaldı. Sabah alarmla uyandığında her yeri tutulmuştu, koltuk altı ağrıyordu, hızla kalkınca yere düşüp kafasını çarptı. "Ah." deyip kafasını ovuşturdu. Yerden kalkıp bu sefer acele etmeden banyonun yolunu tuttu. Kıyafetlerinden kurtulup sıcak duşa adım attı. Saçlarını kuruturken aynadaki yansımasına baktı. Uzun kahverengi saçları tedavi başladıktan bir müddet sonra dökülecekti. Saçlarına dokundu, yumuşak, kedi tüyü gibiydi. Saçlarını kestirmeye karar verdi, evet, bugün iş çıkışı kuaföre gidip kestirecekti. Odasına gidip üzerine krem rengi bir kazak ve kahverengi etek geçirdi, krem rengi mantosunu giyindi. Dün giydiği botlarını ayağına geçirdi ve çantasını alıp çıktı. Metro istasyonuna yürüdü, saate baktı, geç kalıp azarlanmak istemiyordu. Daha vakit vardı. İstasyonun içindeki büfeden sandviç aldı, perona ilerledi. İstasyon oldukça kalabalıktı, ray hattında yaşanan bir kazadan dolayı metro gecikmişti. Duvar kenarında durup sandviçini yemeye başladı.  İlk gelen metro çok kalabalıktı, ikincisine binmek için sıraya geçti. İkinci metro da çok kalabalıktı, kimsenin ayağına basmamak için dikkat ederek vagonun içinde ilerledi. 6 durak sonra inecekti. Herkes telefonuna bakıyordu, kafasını sola çevirdiğinde uzakta dün çarptığı adamı gördü. Adam da onu gördü, elini kaldırıp gülümsedi. Neden bu kadar çok karşılaşmışlardı? Görmemiş gibi yapıp önüne döndü. Sonra tekrar göz ucuyla baktığında adamı göremedi, kalabalıkta kaybolmuştu. Deliriyor muyum acaba?
Metrodan inmeyi zar zor başarabildi, işe geç kalıyordu, merdivenleri hızla çıktı. Ofisin bulunduğu büyük binaya doğru yürürken ekip lideri Hakan'la karşılaştı. 
"Günaydın." dedi.
"Günaydın, nasılsın?" dedi Hakan. Sevecen bakışları ve güzel bir suratı vardı.
"İyiyim, teşekkürler, sen nasılsın?" 
"İyiyim ben de, bugün patron işe gelmeyecekmiş, gruba baktın mı?"
"Aa, yok bakmadım. Neden?"
"Bugün bir toplantısı varmış şehir dışında." 
"Hmm." 
Bir yayıncılık şirketinin sosyal medya pazarlamasıyla ilgileniyordu. Daha 5 ay önce terfi almıştı 6 senedir burada çalışıyordu. Bu işi çok sevmese de bırakmak istemiyordu, tek geçim kaynağıydı ve bu işe tamamen şansla girmişti. O her zaman grafiker olmayı istemişti. Binaya girdikten sonra 12. kata çıktılar. Şevval ve Esra çoktan gelmişlerdi, Kaan her zamanki gibi geç kalmıştı. En yenileri Kaan'dı, babasının torpiliyle girmişti işe. İçeridekileri selamladıktan sonra masasına geçti, bilgisayarını çıkarıp çalışmaya başladı. Dün attığı maillerin dönüşlerine cevap yazdı, taslağını çıkardığı afişi tamamladı ve Hakan'ın onayını aldıktan sonra sosyal medyada paylaştı. Freelance çalışan tasarımcıyla öğleden sonra toplantısı vardı. Bir mola vermek için kendine kahve yaptı, pazarlamasını yapacakları yeni kitabı inceledi. Öğle yemeğine hep beraber çıktılar. Yakınlardaki İtalyan restoranına gitmeye karar verdiler, neredeyse haftada bir kez gidiyorlardı. Bu sefer mantarlı risotto denemek istedi. Siparişlerini verdikten sonra konuşmaya başladılar, Esra sessizdi, sevgilisiyle mesajlaşmakla meşguldü. 
"Harun Bey'in kitabının editi nihayet bitti, hiç bitmeyecek sandım." dedi Şevval, kolasını yudumlarken.
"Harun Bey'le görüştün mü bu hafta?" dedi Hakan.
"Yarın görüşeceğim. Adam kitaptaki karakter gibi zor biri." 
"Harun Bey şu polisiye romanın yazarı mı?" dedi Kaan.
"Evet." dediler hep bir ağızdan. İstemsizce güldüler.
Yemeklerini yerken çok konuşmadılar. Bazıları hayatlarında olup bitenlerden bahsetti. Güneş konuşmadı. Aklına gelmişken cuma günü için izin istedi.
"Sen bu ara çok izin kullanıyorsun, her şey yolunda değil mi?" dedi Esra.
"Evet, iyiyim. Hafta sonuyla birleştirip şehir dışına çıkacağım da, halletmem gereken ailevi işler var." 
"Peki izinlisin, ben Haldun Bey'e söylerim, zaten işlerini aksatmıyorsun, sorun çıkaracağını zannetmiyorum." dedi Hakan. Güneş teşekkür etti. Restoran çıkışında diğerleriyle vedalaştı, tasarımcıyla buluşacağı kafeye gitti. Tasarımcı gelene kadar kitap okumayı sürdürdü. Kafenin kapısından içeri uçuk pembe saçlı, turuncu renkte puf mont giyen tasarımcı girdi. Güneş'e el salladı, herkesin bakışları arasından sıyrılıp Güneş'in yanına geldi. 
"Selam, naber?" dedi otururken.
"İyiyim, siz nasılsınız?" 
"Siz mi? Aynı yaşta olmalıyız, resmiyete gerek yok."
"Peki, nasıl isterseniz, kahve alacağım, sen ne istersin?"
"Americano alayım ben." 
"Hemen dönüyorum." dedi ve cüzdanını alıp kasaya gitti. İki americano istedi, şirket kartıyla ödemeyi yaptı. Kahveleri alıp döndüğünde tasarımcı bilgisayarını açmış hazırladığı işlere bakıyordu. Toplantı boyunca aklı yarın yaptıracağı biyopsideydi. Toplantı bittikten sonra beraber kafeden ayrıldılar, bir müddet beraber yürüdükten sonra vedalaştılar. Sonra kuaföre gitti, saçlarını boyun hizasında kestirdi. Güneş eve gitmeden önce alışveriş merkezindeki kitabevine uğradı, iki yeni roman aldı. İkisini de ölmeden önce okuyacağı kitapların listesinden seçmişti. Liste oldukça kabarıktı ama bu kadar erken başlayacağını düşünmemişti. Şimdi başlamasa belki de listeyi bitiremeyecekti. Markete uğrayıp birkaç ürün aldı, akşam yemeğine kremalı tavuk yapmaya karar verdi. Metroya bindiğinde boş bulduğu ilk yere oturdu, çok yorulmuştu. Evine giden durakta indiğinde bayılacak gibiydi. Karşıdan karşıya geçerken başı dönmeye başladı, yere çökerken elindeki poşetleri düşürdü. Kalabalığın arasından bir el uzandı, elin sahibine bakmak için kafasını güçlükle kaldırdı. Elin sahibi sabah da gördüğü siyahlı adamdı. Elini kaldırıp adamınkine uzattı, adamın eli, onunkini kavradı, onu kaldırmak için yukarı doğru çekti. Yere düşmüş olan poşetleri toplayıp Güneş'e verdi. Güneş boştaki elini başına götürdü, kırmızı ışık yanmıştı, korna sesleri onu daha da afallattı. Adam elini tutup onu karşıya geçirdi.
"İyi misin?" dedi elini bırakmadan.
"Evet, yardımınız için teşekkürler." Yürümeye başladı.
"Önemli değil Güneş, bu arada saçların güzel olmuş." Gözlerini adama çevirdi. Adını nereden biliyordu?
"Adımı nereden biliyorsun?" Adam sadece gülümsedi, hala elini tutmaya devam ediyordu. Güneş elini çekti. "Neden sürekli karşılaşıyoruz?" Onu takip mi ediyordu?
"Seni takip ettiğimi mi düşünüyorsun?" 
"Evet." Ürkütücü olmaya başlamıştı.
"Hayır, bunun için fazla meşgulüm." 
"Kimsin sen?" 
"Kim olduğumun bir önemi yok, hayatını kurtardım az önce." Yürümeye başladığında Güneş peşinden gitti.
"Neden?"
"Canım öyle istedi." Güneş onu anlamak için kendini zorladı. Tanışmışlar mıydı? Böyle bir yüzü unutması zor olurdu.
"Daha önce tanışmış olma ihtimalimiz var mı?"
"Hayır, tanışmadık." Evine giden yolda yürümeleri garipti, adamı takip ediyordu.
"O zaman evimin yolunu nereden biliyorsun?" Evinin olduğu sokağın başındaydılar.
"Bilmiyorum, ben burada yaşıyorum." dedi beyaz badanalı evi göstererek.
"Ha, komşulardan duydun adımı demek." Akıl okuduğundan şüphelenmeye başlayacaktı.
"Hayır, tahlil kağıdını düşürmüştün bana çarptığında. Oldu mu, merakını giderebildim mi?" 
"Evet, iyi akşamlar." dedi ve evine doğru yürüdü. 
"İyi akşamlar. Beni takip eden sendin." dedi adam.
Arkasına baktığında adam kaybolmuştu, gösterdiği evin ışığı yanmıyordu. Garip biriydi. Evine girip kapıyı kilitledi. Etraflıca düşündüğünde tahlil kağıtlarını karıştırdı, eksik olan bir şey yok gibiydi. Omuz silkip yemeğini yapmaya girişti. 

1

    Elini havaya kaldırdı, yeryüzüne düşmekte olan birkaç yağmur damlasını avcunun içine aldı. Yağmurun başladığından emin olduğunda yeşil şemsiyesini açıp yürümeye devam etti. Etrafındaki insanlar yağmurdan kaçmaya çalışıyorlardı, o yavaş bir şekilde hareket ediyordu, tarihi kilisenin yanından geçerken karşıdan gelen bir adam dikkatini çekti. Boyu ona göre oldukça uzundu, üzerinde siyah bir kaban vardı. Adamın yanından geçeceği sıra şemsiyesi adamın omzuna çarptı. Şemsiyesini kaldırıp özür dilemek için adama baktı, hayatında gördüğü en çekici yüzle karşılaştı. Sert yüz hatlarına sahipti, gözlerinin rengi neredeyse siyahtı, gözlerinde kendi yansımasını gördü. Yağmurdan ıslanan siyah saçları alnına dökülmüştü. İki saniyelik bir duraksamadan sonra konuşabildi.
"Özür dilerim." 
Adam ona bakmayı sürdürdü, gözlerini kaçırdı. Yarım ağız bir gülümsemeyle geçip gitti. Şemsiyesine sıkıca sarılıp yürümeye devam etti. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, rüzgar şemsiyesine sertçe çarptı, elinden kayıp gitti. Bir müddet uçan şemsiye, on metre ileriye düştü. Hızlı hızlı yürüdü, şemsiyeye ulaşmak için yere eğildi. Beyaz bir el ondan önce davrandı, hemen şemsiyeyi kaldırıp başının üzerine tuttu. Kafasını kaldırdığında az önceki adamla karşılaştı. Adam gülümsüyordu.
"Teşekkür ederim-" 
"Önemli değil." 
Şemsiyenin demirini kavrayıp adamdan onu aldı. Adam arkasını dönüp ilerledi. Güneş rüzgarın şiddetine daha fazla dayanamayıp şemsiyesini kapattı ve yoluna devam etti. Koyu kahverengi saçları yüzünü bir örtü gibi çevreliyordu, ıslanan saçlarını kulağının arkasına attı. Gideceği yer fazla uzak değildi, adımlarını sıklaştırdı. Beyaz renkli modern görünümlü binanın kapısından içeri girdi. Hastanenin baygın kokusu ciğerlerini doldurdu. Asansöre doğru ilerledi, çağırmak için tuşa bastı. Kısa süre sonra gelen asansörden iki kadın hemşire indi. Onkoloji polikliniğinin bulunduğu kata çıkmak için altıya bastı. Saatine baktı, kontrol saati için henüz erkendi, bankodan tahlil sonuçlarını alıp doktorun odasının karşısındaki koltuğa oturup beklemeye başladı. Bitmek bilmeyen kilo kaybı, koltuk altındaki şişlik ve gece terlemeleri yüzünden gittiği doktor kanserden şüphelenmişti. Nihayet doktor Güneş'i içeri kabul etti. Birkaç genel sorudan sonra doktor tahlilleri incelerken derin bir sessizlik oluştu. Güneş odaya bakma fırsatı bulmuştu, bir taraf geniş büyük camlarla kaplıydı, şehrin manzarası ve hastanenin ormanlık alanı görünüyordu. Odanın diğer köşesinde bir hemşire oturuyordu. 
"Emin olmak için birkaç tarama yapmamız lazım, sonuçlar çıktığında tekrar görüşelim. Hemşire hanım size yardımcı olacak." Hemşire ona gülümsedi. Teşekkür etti ve odadan hemşireyle beraber ayrıldı. 

Eksi ikinci kata indiler. BT çekilmesi için bir süre bekledikten sonra hemşire onu içeri aldı. Üzerini değiştirdikten sonra uzandı, beyaz tünelin içinde ilerlerken yapması gereken işler aklına geldi. Kıpırdamaması için uyarıldı. Zemin katta 3 tüp kan verdi. Biyopsiyi pazartesi günü yapacaklardı. Hastaneden çıktığında yağmur durmuştu, saat altıya geliyordu. Otobüs durağına yürürken testlerin sonucunu düşünüp durdu. Dalgındı, durakta olmasına rağmen evine giden otobüslerden birini kaçırmıştı. Düşüncelerinden kurtulmak istercesine kafasını salladı. Gelen otobüse binmek için ayaklandı. Kartını okutup kalabalığın arasına karıştı. Çok yorulmuştu, iki durak sonra önündeki koltuk boşalınca hemen oturdu, telefonuna bakma fırsatı buldu. İş grubundan 46 mesaj gelmişti, tanımadığı bir numaradan 2 çağrı almıştı. Geri aramak istemedi, büyük ihtimalle ona dadanan dolandırıcılardan biriydi. Bu aralar çok fazla arıyorlardı. Evine yaklaştıkça otobüs boşaldı, o inerken otobüste sadece bir çift ve yaşlı bir kadın kalmıştı. Hava kararmıştı, sokak sessizdi, evlerin ışıkları yanıyordu. Evine giden sokağı döndüğünde takip edildiği hissine kapıldı. Arkasına dönüp baktı, kimse yoktu. Yürümeye devam etti, eve girdiğinde rahatladı. Ayakkabılarını ve montunu çıkardı, geniş koltuğa attı kendini. Karnı guruldadığında tüm gün bir şey yemediğini hatırladı. Buzdolabından dün pişirdiği yemeği çıkardı, ısınması için ocağa koydu. Kardeşini aradı, kardeşi yurtta kaldığı için yalnız yaşıyordu, cevap alamadı. Yemeği ocaktan aldı, tabağını alıp televizyonun karşısına geçti. Evin sessizliğini bastırmak için televizyondan rastgele bir kanal açtı. Yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısında uyuyakaldı. 




 

3 Şubat 2021 Çarşamba

magic chestnut

İri, parlak kahverengi taneler...

Üzerindeki su taneciklerinin koyu kahverengi bir hare oluşturduğu güzel meyve. Normalden farklı olarak bu sefer değişik bir kokuya sahipti. Dokusu ve tadı da farklıydı, cinsi böyledir deyip yemeye devam ettiler. Evren Devrim'e bir bakış attı. Devrim kafasını kaldırıp konuştu,

"Bu kestanenin zehirli olmadığından emin miyiz?"

"Bilmem, bana bir şey olacağını zannetmiyorum."

"Tadı da bir garip... Böyle acı gibi sanki."

Evren elindeki kestaneyi kokladı, "Kokusu da değişik, yemesek mi?" dedi elindeki kestaneyi ağzına atarken. 

[…]

Karnı kasılırken gülmesini durdurmaya çalıştı Evren. Yanaklarına ağrılar girmişti, konuşmaya çalışırken Devrim'le sadece gülerek iletişebiliyorlardı. Sonsuz bir kahkaha döngüsüne girmişlerdi. Devrim nefesi kesilince gülmesini durdurmaya çalıştı ama olmuyordu, durduramıyordu. Gözleri kapandı, açtığında Evren hala histerik bir biçimde gülüyordu, daha çok uğunuyordu artık. 




1 Eylül 2016 Perşembe

Solitude.


 Gereksiz uzun yaz mevsiminin sonunda yalnızlıkla aramdaki ilişkiyi değerlendirdim. Yalnızlığı sevdiğime karar verdim, şaşırtıcı olsa da. Herkes benim ilgi manyağı olduğumu düşündü, bu algıyı değiştirmek için kılımı bile kıpırdatmadım. Çünkü ilgi istemediğimi düşünürlerse gideceklerinden korktum. Ama ilgi manyağı olduğumu düşündükleri için gittiler. Yanılmışım o zaman. Neyse işte. Solitude is bliss. 


http://youtu.be/-F2e9fmYL7Y

(Klip müthişmiş bu arada.)



20 Ocak 2016 Çarşamba

 İnsanlar.

  Garip yaratıklar, öyle değil mi? Öğreniyorlar, gelişiyorlar, arada takıldıkları, tökezledikleri oluyor. Ve eninde sonunda yok oluyorlar. Her gün bir amaç uğruna çırpınan bu canlıların yaşamları o kadar da garip değilmiş, şimdi bir baktım da.

  Peki dünya ne? Ne için yaşıyoruz?
 
 Bazılarına göre bu dünya "öteki dünyaya gitmek" için girilmesi gereken bir sınav. Öyle insanlar gördüm ki, dinlerden nefret eder oldum. Muhammed aşığı insanların nasıl fikirlerini empoze etmeye çalıştıklarını arkama yaslanıp izledim. Benim için kalitesiz birer skeçten farksızdı. Hiçbiri de beni birazcık eğlendiremedi. "Peygamber Efendimiz cennette bize kendi elleriyle şarap sunacak, alkol yok tabi olum içinde, biz de onu içince hiç susamayacağız, 100 tane cariyemiz olacak.." Bunu söyleyen çocuk 15 yaşında. Bu çocuğun böyle şeyleri düşünmek için yaşı biraz küçük değil mi? Ne bileyim, serviste ayetler okuması falan?
 Sırf insanlar fikirlerini empoze etmesinler diye çevremdeki insanlara deist olduğumu söylemedim. En nefret ettiğim şeylerden biri kendi fikirlerim yüzünden yargılanmaktır. Tamam herkes birbirlerinin fikirlerine saygı gösterecek değil ama işte ben saygı gösterebiliyorsam sen de susmayı bileceksin.

 Bazılarına göre ise bu dünya yaşamımızın başlangıç ve bitiş yeri. Bir nevi hapishane. Ya da savaş alanı. İnsanların ırk, din, mezhep, cinsiyet uğruna birbirlerini katlettikleri bok çukurundan başka bir yer değil. "Çabalarsak , dünya barışı için el ele verirsek hiç savaşlar olmaz." gibi bir fikre inanmıyorum da. Çünkü insanların özü gerçekten de cinsellik ve saldırganlık üzerine kurulu. Aslında, gerçekten de insanlığın tüm varoluş sebebi üremek. Yeni nesilleri yaratmak. Kendimizi bazen çok önemliymiş gibi hissetsek de, asıl olan bu.

27 Kasım 2015 Cuma

Hikayemsi.

06.11

Üşüyordum.

Kalın bir mantoya bürünmüş olmama rağmen soğuktan titriyordum. Buz gibi bir bankta oturuyordum, yüzüme çarpan soğuk sert rüzgar, saçlarımın arasından süzülüp boynuma işliyordu. Kurşuni denize baktım bir süre, kıyıya çarpan dalgaların kayaları ıslatışını izledim. Islandıkça rengi siyaha dönen koyu gri kayalar, bir cesedin vurabileceği en güzel sahil şeridiydi fikrimce. Oldum olası kumdan nefret etmişimdir.

Güneş yavaş yavaş yükseliyor, arkamda kaldığı için dönüp bakmıyorum. Sabah koşusuna çıkmış bir adam önümden koşarak geçiyor. Yaşlı bir evsiz on metre ötede, ağacın dibinde oturuyor. Elinde gazete kağıdına sarılmış bir içki şişesi var, bir ara bana bakıyor. Bakışları çok karanlık olduğundan gözlerimi dalgalara dikiyorum.

Koşan adam ikinci turuna başladığında oturduğum banktan kalktım. Ellerimi ceplerime soktum. Yürürken ellerimi cebimde tutmayı severdim; hem ellerim devinimsizce salınmıyor, hem de üşümüyorlardı. Evime yürüdüm. Burnum ve ağzım üşümekten uyuşmuş gibiydi. Eve girdiğimde beni evimin ılık havası karşıladı. Mantomu çıkarıp salona gittim. Kitaplarımı topladım, çantama soktum. Servis korna çalınca mantomu geri giyindim ve aşağıya indim.