"(...) Ama dediğim gibi, hastalığın tam durumunu anlayabilmemiz için MR'la birlikte kemik iliği biyopsisi yapmamız lazım. Umalım ki kemiğe sıçramamış olsun, umudunuzu kaybetmeyin." Hodgkin lenfoma, ileri evre. Güneş başını salladı.
"Bugün yapabilir misiniz? İşten izin almıştım, iznimden 1 hafta kullandım da." Doktor ona inanamayarak baktı.
"Biyopsi için cuma günü gelmeniz gerekiyor. Hastalığınızın tedavi süresinde daha çok izin almanızı gerektiren günler olacak, size tavsiyem işinize bir süre ara vermeniz olur."
Kardeşine aylık olarak düzenli para yollaması gerekiyordu, çalışmazsa geçimini dahi sağlayamazdı. Tedavi olmalı mıydı? Doktor bunu hissetmiş gibi konuştu.
"Tedavi olmazsanız, hastalığınızın ilerleme hızına bakılırsa, 6 ay ila 1 yıl ömrünüz kaldı, tedavi olursanız kurtulma şansınız oldukça yüksek, beş yıllık hayatta kalma oranı %60'larda. Ben tedaviye bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum."
Kafasını salladı. "Anladım. Ben bunu cuma gününe kadar düşünsem olur mu?"
"Tabii. Umarım tedavi olmayı seçersiniz."
"Anlayışınız için teşekkürler."
"Ne demek, cuma günü 10.00'da görüşmek üzere." dedi doktor elini uzatarak. Elini sıktı, iyi günler dileyip odadan çıktı.
Ne yapacağını, hatta ne düşüneceğini bile bilmiyordu. Dalgın dalgın yürürken sendeledi, biri onu tuttu. Kafasını kaldırdığında karşısında geçen gün çarptığı siyahlı adam duruyordu. Şimdi siyah boğazlı bir kazak ve doktor önlüğü giyiyordu. Adam gülümsedi,
"Biraz sakarsın galiba." dedi. Kendini topladı, ellerinden kurtuldu.
"Özür dilerim."
"Yakışıklı olduğumu biliyorum ama meşgulüm." dedi ve uzaklaştı.
Güneş arkasından bakakaldı, gözlerini kırpıştırıp önüne döndü ve asansöre yürüdü. Eve gitmek istemiyordu, hastanenin yakınındaki kafeye gidip bir kahve aldı, camın önündeki masalardan birine oturdu. Bilgisayarını çıkardı ve halletmesi gereken işleri yapmaya karar verdi. Birkaç mail attı, cumaya kadar tasarlaması gereken postun taslağını çıkardı. Kardeşinden gelen aramaya geri döndü.
"(...) Abla, önümüzdeki hafta fotokopicinin yanında çalışmaya başlıyorum. Oda arkadaşım da kafeteryada çalışıyor, artık gündüzleri tek başıma kalmayacağım." Kahvesinden bir yudum aldı.
"Sevindim, ama çalışmana gerek yoktu, ben sana para yolluyorum sonuçta. Yetmiyorsa eğer çekinme, bana söyle. Bu arada hafta sonu buluşalım mı?" Kendini kötü hissetmeye başlamadan önce onunla sık sık vakit geçirmeliydi.
"Cumartesi olmaz, Hande'yle buluşacağız ama pazar günü yemek yemeye gidebiliriz." Hande, Arda'nın sevgilisiydi, 4 aydır çıkıyorlardı. Arda üniversite 2. sınıf öğrencisiydi, hukuk okuyordu.
"Tamam, selamımı söyle. Bu arada vizelerin nasıl geçti?"
"Tabii ki iyi, idare hukukundan 96 aldım."
"Aferin. Arda şimdi işim var, pazar günü görüşürüz, olur mu?"
"Tamam görüşürüz abla."
"Görüşürüz." Telefonu kapattı.
Aileleri kazada öldüğünde Arda 12, Güneş 17 yaşındaydı. Onlara 3 sene dayısı bakmıştı, Güneş üniversiteyi kazanmasına rağmen dayısına yük olmamak için üniversiteyi bırakıp çalışmaya başlamıştı. Şimdi ailelerinden kalan evde tek başına yaşıyordu. Kanser olduğunu söyleyebileceği kimsesi yoktu. Annesi yanında olsaydı, saçlarını okşasaydı, "Geçecek." deseydi. Mezarlığa gitmeye karar verdi. Dizüstünü kapatıp çantasına koydu, kahvesini masada bırakıp kafeden çıktı. Mezarlık çok uzak değildi, yarım saatlik bir yürüme mesafesindeydi. Havada gri bulutlar vardı, üşüten bir rüzgar ona eşlik ediyordu. Mantosuna sıkıca sarınıp yürümeye koyuldu. Yol boyu iki taraflı çevrili ağaçlardan dökülen yapraklar rüzgarla birlikte savruluyordu. Sararmış ağaçlara baktı, sonbaharın sonuydu, tedaviyi kabul etmezse yine aynı mevsimde onları görebilecek miydi? Şehrin kokusunu içine çekti. Yol üstünde çiçek satan kadından bir demet lale aldı, annesinin en sevdiği çiçekti. Mezarlık bomboştu, annesiyle babasının mezarını bulması uzun sürmedi. Çiçekleri ikisinin mezarının ortasına koydu.
Anne, sana o kadar çok ihtiyacım var ki! Annem, keşke yanımda olabilsen. Tedavi olmam için beni azarlasan, ikna etsen ve teselli etsen. Baba, senin her şey geçecek demeni o kadar özledim ki! Ben de sizi çok özledim ama ben ölürsem kardeşime kim bakacak? Beni yanınıza almayın.
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Elini yüzüne götürdü, gözyaşlarını sildi. Bir müddet sessizce oturdu, yağmur başladı. Yerden kalktı, şemsiyesini açtı. Annesi ve babasının mezarıyla vedalaştı, evine gitmek için yürümeye başladı. En yakın otobüs durağında durdu. Yarım saate yakın bekledikten sonra nihayet otobüs geldi. Evine gitmeden önce markete uğradı, bir şişe şarap ve hazır yemek aldı. Eve girdiğinde bu sefer televizyonu açmadı, sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştı. Üzerini değiştirip mutfağa geçti. Şarabını bir bardağa döktü, yemeğinin yanında afiyetle içti. Müzik dinlemeye karar verdi, cam kenarına geçip şarabını aldı.
Neden ben?
Sakin bir çocukluk geçirmişti, ne ailesine ne de dayısına yük olmamıştı şimdiye kadar. Fotoğraf albümüne uzandı, eski fotoğraflara baktı. Lise mezuniyetinde, Arda'nın mezuniyetlerinde hep dayısı ve yengesi yanlarındaydı. Annesi ve babasıyla olan fotoğraflarına baktı, Arda küçücüktü. Ailesiyle çekindiği lunapark fotoğrafına uzun süre baktı. Fotoğrafta 14 yaşındaydı, yaz mevsimiydi. Şehir dışındaki büyük lunaparka gitmişlerdi. Hemen yan sayfadaki fotoğraf evlerinde çekilmişti, fotoğrafın çekildiği koltuğa baktı. Yok olma fikri artık çok üzücü gelmiyordu, ama kardeşi için savaşmak zorundaydı. Yine de çok yorulmuştu, çalıştığı işten nefret ediyordu, bir arkadaşı hariç hiç arkadaşı yoktu, insanlar tarafından sevildiğine dair tek bir işaret bile yoktu. Keşke dünya yok olsaydı.
Bir şişe şarabı içtikten sonra baş dönmesiyle birlikte uyuyakaldı. Sabah alarmla uyandığında her yeri tutulmuştu, koltuk altı ağrıyordu, hızla kalkınca yere düşüp kafasını çarptı. "Ah." deyip kafasını ovuşturdu. Yerden kalkıp bu sefer acele etmeden banyonun yolunu tuttu. Kıyafetlerinden kurtulup sıcak duşa adım attı. Saçlarını kuruturken aynadaki yansımasına baktı. Uzun kahverengi saçları tedavi başladıktan bir müddet sonra dökülecekti. Saçlarına dokundu, yumuşak, kedi tüyü gibiydi. Saçlarını kestirmeye karar verdi, evet, bugün iş çıkışı kuaföre gidip kestirecekti. Odasına gidip üzerine krem rengi bir kazak ve kahverengi etek geçirdi, krem rengi mantosunu giyindi. Dün giydiği botlarını ayağına geçirdi ve çantasını alıp çıktı. Metro istasyonuna yürüdü, saate baktı, geç kalıp azarlanmak istemiyordu. Daha vakit vardı. İstasyonun içindeki büfeden sandviç aldı, perona ilerledi. İstasyon oldukça kalabalıktı, ray hattında yaşanan bir kazadan dolayı metro gecikmişti. Duvar kenarında durup sandviçini yemeye başladı. İlk gelen metro çok kalabalıktı, ikincisine binmek için sıraya geçti. İkinci metro da çok kalabalıktı, kimsenin ayağına basmamak için dikkat ederek vagonun içinde ilerledi. 6 durak sonra inecekti. Herkes telefonuna bakıyordu, kafasını sola çevirdiğinde uzakta dün çarptığı adamı gördü. Adam da onu gördü, elini kaldırıp gülümsedi. Neden bu kadar çok karşılaşmışlardı? Görmemiş gibi yapıp önüne döndü. Sonra tekrar göz ucuyla baktığında adamı göremedi, kalabalıkta kaybolmuştu. Deliriyor muyum acaba?
Metrodan inmeyi zar zor başarabildi, işe geç kalıyordu, merdivenleri hızla çıktı. Ofisin bulunduğu büyük binaya doğru yürürken ekip lideri Hakan'la karşılaştı.
"Günaydın." dedi.
"Günaydın, nasılsın?" dedi Hakan. Sevecen bakışları ve güzel bir suratı vardı.
"İyiyim, teşekkürler, sen nasılsın?"
"İyiyim ben de, bugün patron işe gelmeyecekmiş, gruba baktın mı?"
"Aa, yok bakmadım. Neden?"
"Bugün bir toplantısı varmış şehir dışında."
"Hmm."
Bir yayıncılık şirketinin sosyal medya pazarlamasıyla ilgileniyordu. Daha 5 ay önce terfi almıştı 6 senedir burada çalışıyordu. Bu işi çok sevmese de bırakmak istemiyordu, tek geçim kaynağıydı ve bu işe tamamen şansla girmişti. O her zaman grafiker olmayı istemişti. Binaya girdikten sonra 12. kata çıktılar. Şevval ve Esra çoktan gelmişlerdi, Kaan her zamanki gibi geç kalmıştı. En yenileri Kaan'dı, babasının torpiliyle girmişti işe. İçeridekileri selamladıktan sonra masasına geçti, bilgisayarını çıkarıp çalışmaya başladı. Dün attığı maillerin dönüşlerine cevap yazdı, taslağını çıkardığı afişi tamamladı ve Hakan'ın onayını aldıktan sonra sosyal medyada paylaştı. Freelance çalışan tasarımcıyla öğleden sonra toplantısı vardı. Bir mola vermek için kendine kahve yaptı, pazarlamasını yapacakları yeni kitabı inceledi. Öğle yemeğine hep beraber çıktılar. Yakınlardaki İtalyan restoranına gitmeye karar verdiler, neredeyse haftada bir kez gidiyorlardı. Bu sefer mantarlı risotto denemek istedi. Siparişlerini verdikten sonra konuşmaya başladılar, Esra sessizdi, sevgilisiyle mesajlaşmakla meşguldü.
"Harun Bey'in kitabının editi nihayet bitti, hiç bitmeyecek sandım." dedi Şevval, kolasını yudumlarken.
"Harun Bey'le görüştün mü bu hafta?" dedi Hakan.
"Yarın görüşeceğim. Adam kitaptaki karakter gibi zor biri."
"Harun Bey şu polisiye romanın yazarı mı?" dedi Kaan.
"Evet." dediler hep bir ağızdan. İstemsizce güldüler.
Yemeklerini yerken çok konuşmadılar. Bazıları hayatlarında olup bitenlerden bahsetti. Güneş konuşmadı. Aklına gelmişken cuma günü için izin istedi.
"Sen bu ara çok izin kullanıyorsun, her şey yolunda değil mi?" dedi Esra.
"Evet, iyiyim. Hafta sonuyla birleştirip şehir dışına çıkacağım da, halletmem gereken ailevi işler var."
"Peki izinlisin, ben Haldun Bey'e söylerim, zaten işlerini aksatmıyorsun, sorun çıkaracağını zannetmiyorum." dedi Hakan. Güneş teşekkür etti. Restoran çıkışında diğerleriyle vedalaştı, tasarımcıyla buluşacağı kafeye gitti. Tasarımcı gelene kadar kitap okumayı sürdürdü. Kafenin kapısından içeri uçuk pembe saçlı, turuncu renkte puf mont giyen tasarımcı girdi. Güneş'e el salladı, herkesin bakışları arasından sıyrılıp Güneş'in yanına geldi.
"Selam, naber?" dedi otururken.
"İyiyim, siz nasılsınız?"
"Siz mi? Aynı yaşta olmalıyız, resmiyete gerek yok."
"Peki, nasıl isterseniz, kahve alacağım, sen ne istersin?"
"Americano alayım ben."
"Hemen dönüyorum." dedi ve cüzdanını alıp kasaya gitti. İki americano istedi, şirket kartıyla ödemeyi yaptı. Kahveleri alıp döndüğünde tasarımcı bilgisayarını açmış hazırladığı işlere bakıyordu. Toplantı boyunca aklı yarın yaptıracağı biyopsideydi. Toplantı bittikten sonra beraber kafeden ayrıldılar, bir müddet beraber yürüdükten sonra vedalaştılar. Sonra kuaföre gitti, saçlarını boyun hizasında kestirdi. Güneş eve gitmeden önce alışveriş merkezindeki kitabevine uğradı, iki yeni roman aldı. İkisini de ölmeden önce okuyacağı kitapların listesinden seçmişti. Liste oldukça kabarıktı ama bu kadar erken başlayacağını düşünmemişti. Şimdi başlamasa belki de listeyi bitiremeyecekti. Markete uğrayıp birkaç ürün aldı, akşam yemeğine kremalı tavuk yapmaya karar verdi. Metroya bindiğinde boş bulduğu ilk yere oturdu, çok yorulmuştu. Evine giden durakta indiğinde bayılacak gibiydi. Karşıdan karşıya geçerken başı dönmeye başladı, yere çökerken elindeki poşetleri düşürdü. Kalabalığın arasından bir el uzandı, elin sahibine bakmak için kafasını güçlükle kaldırdı. Elin sahibi sabah da gördüğü siyahlı adamdı. Elini kaldırıp adamınkine uzattı, adamın eli, onunkini kavradı, onu kaldırmak için yukarı doğru çekti. Yere düşmüş olan poşetleri toplayıp Güneş'e verdi. Güneş boştaki elini başına götürdü, kırmızı ışık yanmıştı, korna sesleri onu daha da afallattı. Adam elini tutup onu karşıya geçirdi.
"İyi misin?" dedi elini bırakmadan.
"Evet, yardımınız için teşekkürler." Yürümeye başladı.
"Önemli değil Güneş, bu arada saçların güzel olmuş." Gözlerini adama çevirdi. Adını nereden biliyordu?
"Adımı nereden biliyorsun?" Adam sadece gülümsedi, hala elini tutmaya devam ediyordu. Güneş elini çekti. "Neden sürekli karşılaşıyoruz?" Onu takip mi ediyordu?
"Seni takip ettiğimi mi düşünüyorsun?"
"Evet." Ürkütücü olmaya başlamıştı.
"Hayır, bunun için fazla meşgulüm."
"Kimsin sen?"
"Kim olduğumun bir önemi yok, hayatını kurtardım az önce." Yürümeye başladığında Güneş peşinden gitti.
"Neden?"
"Canım öyle istedi." Güneş onu anlamak için kendini zorladı. Tanışmışlar mıydı? Böyle bir yüzü unutması zor olurdu.
"Daha önce tanışmış olma ihtimalimiz var mı?"
"Hayır, tanışmadık." Evine giden yolda yürümeleri garipti, adamı takip ediyordu.
"O zaman evimin yolunu nereden biliyorsun?" Evinin olduğu sokağın başındaydılar.
"Bilmiyorum, ben burada yaşıyorum." dedi beyaz badanalı evi göstererek.
"Ha, komşulardan duydun adımı demek." Akıl okuduğundan şüphelenmeye başlayacaktı.
"Hayır, tahlil kağıdını düşürmüştün bana çarptığında. Oldu mu, merakını giderebildim mi?"
"Evet, iyi akşamlar." dedi ve evine doğru yürüdü.
"İyi akşamlar. Beni takip eden sendin." dedi adam.
Arkasına baktığında adam kaybolmuştu, gösterdiği evin ışığı yanmıyordu. Garip biriydi. Evine girip kapıyı kilitledi. Etraflıca düşündüğünde tahlil kağıtlarını karıştırdı, eksik olan bir şey yok gibiydi. Omuz silkip yemeğini yapmaya girişti.
