06.11
Üşüyordum.
Kalın bir mantoya bürünmüş olmama rağmen soğuktan titriyordum. Buz gibi bir bankta oturuyordum, yüzüme çarpan soğuk sert rüzgar, saçlarımın arasından süzülüp boynuma işliyordu. Kurşuni denize baktım bir süre, kıyıya çarpan dalgaların kayaları ıslatışını izledim. Islandıkça rengi siyaha dönen koyu gri kayalar, bir cesedin vurabileceği en güzel sahil şeridiydi fikrimce. Oldum olası kumdan nefret etmişimdir.
Güneş yavaş yavaş yükseliyor, arkamda kaldığı için dönüp bakmıyorum. Sabah koşusuna çıkmış bir adam önümden koşarak geçiyor. Yaşlı bir evsiz on metre ötede, ağacın dibinde oturuyor. Elinde gazete kağıdına sarılmış bir içki şişesi var, bir ara bana bakıyor. Bakışları çok karanlık olduğundan gözlerimi dalgalara dikiyorum.
Koşan adam ikinci turuna başladığında oturduğum banktan kalktım. Ellerimi ceplerime soktum. Yürürken ellerimi cebimde tutmayı severdim; hem ellerim devinimsizce salınmıyor, hem de üşümüyorlardı. Evime yürüdüm. Burnum ve ağzım üşümekten uyuşmuş gibiydi. Eve girdiğimde beni evimin ılık havası karşıladı. Mantomu çıkarıp salona gittim. Kitaplarımı topladım, çantama soktum. Servis korna çalınca mantomu geri giyindim ve aşağıya indim.
27 Kasım 2015 Cuma
18 Ağustos 2015 Salı
tanımsız dünyanın tanımı.
Bir süre Tanımsız Dünya'ya ara vermem gerektiğinin farkına vardım.
Hadii , buna heves demeyelim. Şuna benzetebiliriz, şehirlerarası bir otobüste bir yolcuya aşık olmak. Otobüse binersiniz, o kişiyi görürsünüz, yol boyunca ara sıra o kişiye bakarsınız ama otobüsten indiğinizde adını bile bilmediğiniz kişiyi unutursunuz. Taa ki, tekrar otobüse binene kadar. Gelip geçici, ama geçen süre içinde size yaşadığınızı anımsatan şeylerden biridir de.
Ha, Tanımsız Dünya diye adlandırdığım hikaye, düşündüğümden farklı yerlere saptı. Benim amacım, ergenlerin boktan hikayelerini anlatmak değildi, son yazdığım bölüm çok daha kötü olunca buraya koymadım. Yaz boyunca, astral seyahat ve paralel evrenler hakkında çok şey bilmediğimi de fark ettim. Kim bilir, belki aynı karakterlerle tekrar baştan başlarım yazmaya ama bir süre sonra.
En kötü ihtimal, Tanımsız Dünya'yı komple hayatımdan çıkarabilirim de. Yazmayı bırakmam ama, burası zamanla unutulur.
Peki, Tanımsız Dünya neydi?
"korku belirli bir şeye yönelmiştir, nesneye bağlıdır. kaygı ise hep belirsizdir, herhangi bir yönetimi olan bir duygu değil, nesnesi olmayan ruhsal bir durumdur."
Kaygıydı.
https://youtu.be/G8lOkgyPcaU
Görüşmek dileğiyle.
Hadii , buna heves demeyelim. Şuna benzetebiliriz, şehirlerarası bir otobüste bir yolcuya aşık olmak. Otobüse binersiniz, o kişiyi görürsünüz, yol boyunca ara sıra o kişiye bakarsınız ama otobüsten indiğinizde adını bile bilmediğiniz kişiyi unutursunuz. Taa ki, tekrar otobüse binene kadar. Gelip geçici, ama geçen süre içinde size yaşadığınızı anımsatan şeylerden biridir de.
Ha, Tanımsız Dünya diye adlandırdığım hikaye, düşündüğümden farklı yerlere saptı. Benim amacım, ergenlerin boktan hikayelerini anlatmak değildi, son yazdığım bölüm çok daha kötü olunca buraya koymadım. Yaz boyunca, astral seyahat ve paralel evrenler hakkında çok şey bilmediğimi de fark ettim. Kim bilir, belki aynı karakterlerle tekrar baştan başlarım yazmaya ama bir süre sonra.
En kötü ihtimal, Tanımsız Dünya'yı komple hayatımdan çıkarabilirim de. Yazmayı bırakmam ama, burası zamanla unutulur.
Peki, Tanımsız Dünya neydi?
"korku belirli bir şeye yönelmiştir, nesneye bağlıdır. kaygı ise hep belirsizdir, herhangi bir yönetimi olan bir duygu değil, nesnesi olmayan ruhsal bir durumdur."
Kaygıydı.
https://youtu.be/G8lOkgyPcaU
Görüşmek dileğiyle.
8 Temmuz 2015 Çarşamba
Tanımsız Dünya 6
Çağla hafif ıslak, kurumaya yüz tutmuş kaldırım taşlarını izleyerek yürüyordu. Issız bir sokaktan geçiyordu, camlardan sarkan kadınlar, apartman girişinde, merdivenlerde oturan, sigarasını tüttüren insanlar görmeyi bekliyordu, ama kimse yoktu. Sokak bomboştu. Gözlerini pencerelerden alıp yere dikti, kedi veya herhangi bir canlı aradı, yoktu. Gökyüzüne baktı, gri bulutlar apartmanların çatılarına çok yakın duruyordu. Sokağın aynı zamanda oldukça sessiz olduğunu fark etti. Çığlık çığlığa bir sessizlik. Bu sessizlikten kaçabilmek için sağ cebini yokladı, kulaklığı yoktu. Sessizlik o kadar rahatsız ediciydi ki, ellerini kulaklarına bastırdı. Sokak çok uzundu, sokağın çıkışına doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Nereye gideceğini unutmuştu, sola döndü. Neyse ki bu sokakta bir insan vardı. Tam önünde yürüyen adamın kıyafetinden ve yavaş yürümesinden onun bir ihtiyar olduğunu anladı. İhtiyar çok yavaştı, kaldırımdan indi, ihtiyarı solladı. Kafasını kaldırdığında sessizlik yerini monoton bir gürültüye bıraktı. Araba seslerini, sokağın başından gelen eskicinin o garip, ne dediği anlaşılmayan bağırışını duydu. Kafasını geriye çevirdiğinde sesler yok oldu.
Halüsinasyon bu... değil mi? Ya da yanılsama.
Telefonunu çıkardı, Evren'in attığı mesajı okumadı, rehbere girdi, adları karıştırdı. Annesine söyleyemezdi, az önce Devrim'le de küsmüştü, arayabileceği kimse yoktu. Telefonunu cebine koydu. Hem ne diyecekti? Alo, ben halüsinasyon görüyorum, delirecek gibiyim. Hayır, böyle bir şey diyemezdi. Sessizce yürümeye devam etti. Tramvay durağına kadar yürüdü, Beyoğlu'nda indi. En sevdiği kitapçıya girdi, kitap raflarını inceledi. Şu aralar herkesin elinde gördüğü kitabı, tam karşısında çok satanlar bölümünün raflarında görmüştü. Kitabın üstünde de Paul Arden'in en çok satan kitabı olduğu yazıyordu. Umarım almama değer.
Kasaya ilerledi, siyah-yeşil saçlı genç kıza elindeki kitapları verdi. Kasiyer, koyu mor bir ruj sürmüştü, dudağında, kulağının her yerinde ve burnunda piercing vardı. Kulağındaki tünelden duvar gözüküyordu. Yarım kollu tişörtünden gözüken dövmeler ilgi çekiciydi. Gotik olmaya çalışırken emo olmuş bir hali vardı kızın. Gözlerinin altı da oldukça koyuydu.
"43 lira."
Çağla cüzdanını çıkarıp parayı kasiyere uzattı, para üstünü cüzdanına rastgele attı, kitaplarla dışarı çıktı. Beyoğlu'nu avucunun içi gibi bilirdi, arka sokaklardan dolanarak evine yürüdü. Evine girdiğinde evin kokusu karşıladı onu. Elindeki poşeti odasına bıraktı, mutfağa gidip bir kase cipsle odasına döndü, bilgisayarını açtı, favori dizisinin son yayınlanan bölümünü izlemeye koyuldu. Bölüm bitince yatağına uzandı. Tavandaki küçük yıldızlara baktı. Hava henüz karardığı için neon yıldızlar belli belirsiz görünüyordu. Ana kapının açılma sesini duydu. Annesi gelmişti. Yataktan kalktı, hole yürüdü.
"Hoşgeldin. "
"Hoşbulduk, dışarıdakileri al." Çağla kapının önündeki market poşetlerini içeriye alıp kapıyı kapattı. Poşetleri karıştırdı, en sevdiği atıştırmalık olan bebek bisküvisini açıp yemeye başladı.
"Bırak şimdi onu yemeyi, gel yanıma, konuşmalıyız Çağla." dedi, sesi yorgun geliyordu.
"Ne oldu anne?"
"Ailemiz hakkında. Metin'in bir oğlu var, biliyorsun. Nikahta tanışmıştın hani."
"Yani? Burada mı yaşamak istiyor? Üzgünüm ama, bu evde bir oda daha yok."
"Dinler misin beni kızım? Sanırım bizi tanımak istiyor. Metin'le yeni bir ev bakıyoruz, bulduğumuzda taşınacağız. Dubleks düşünmüştük, sana en güzel odayı ayıracağız."dedi, telefonunu çıkardı.
"Ben bu konumdan memnunum. Hem okuluma fazla uzak değil. Ben burayı seviyorum."
"Çağla. Kadıköy'de ev bakıyoruz. Ayrıca çok güzel yerler var orada da. Her zaman Kadıköy'de yaşamayı isterdin."
Çağla sıkıntıyla nefesini verdi.
"Peki. Güzel ve büyük bir ev olsun o zaman. Ve çatı katı benim olur."dedi, oturduğu yerden kalktı.
"Tamam, huysuzluk etmediğin için teşekkür ederim. "
"Şu an huysuzum zaten. Acıktım ben, Metin abi ne zaman gelecek?"
"Gelirler birazdan."
Düz sarı saçlarını topladı ve Çağla'yı es geçip banyoya girdi. Çağla poşettekileri dolaplara yerleştirdi, annesi mutfağa dönünce odasına yöneldi.
"Gelirler derken?"
"Emre de gelecek."
"Kolay gelsin."diye bağırdı ve odasına gitti. Annesi peşinden gelip ellerini beline koydu, başına dikildi.
"Çağla, neden benim mutluluğumun içine etmek istiyorsun? Annenim ben senin, bana neden böyle davranıyorsun?"
Çağla yatağından kalktı ve annesinden önce mutfağa girdi. Tabakları kucaklayıp salondaki yemek masasına koydu. Masanın üzerindeki dantelli örtüyü kaldırdı, tabaklarla uyumlu krem rengi masa örtüsünü serdi. Dikdörtgen yeşil renkteki amerikan servisleri dizdi. Sofrayı kurduktan sonra mutfağa gitti, salatayı yapmaya koyuldu.
"Üzerine düzgün bir şeyler giyin."
Çağla annesinin buyruğu üzerine odasına gitti, kot pantolonunun üzerine siyah gömleğini giyindi, ayaklarına da siyah ayakkabılarını giyindi.
"Nasıl anneciğim?"dedi ukala bir tavırla.
"İyi. Senden elbise giyinmeni falan beklemiyordum zaten." dedi, yemeği masanın üzerine koydu. Talya kendine çeki düzen vermek için odasına gittiğinde zil çaldı.
"Kibar ol, lütfen."diye seslendi annesi.
En nefret ettiği işlerden biri de misafiri kapıda karşılamaktı, misafire göre değişen bir durumdu bu. Kapıyı açtı, asansör kapısının açılmasını bekledi. Eliyle saçlarını yokladı. Önce Metin gözüktü, sıcakkanlı gülümsemesiyle Çağla'ya baktı.
"Hoşgeldin Metin abi." dedi gülümseyerek.
"Hoşbulduk canım, bugün bir misafirimiz var. Oğlum, Emre."
Emre babasının içeriye girmesini beklerken Çağla'yı garip bir şekilde inceledi, elinde tuttuğu pastane poşetini soğuk bir tavırla Çağla'ya uzattı. Çağla poşeti aldı, girişteki sehpanın üzerine koydu.
"Hoşgeldin."dedi Emre'nin tersleyemeyeceği kadar ciddi bir sesle.
"Hoşbulduk."
Çağla kapıyı kapatıp getirdikleri tatlıyı, misafir yemeğe çağrıldıysa mutlaka tatlısını alıp gelirdi, mutfağa götürdü, kutuyu buzdolabına koydu. Tüm geceyi mutfakta geçirmeyi tercih ederdi, Metin çok iyi biriydi aslında, oğlunun da sıcakkanlı biri olması gerekmez miydi? Annesinin çabuk gelmesini ümit ederek salona gitti. Metin'le Emre üçlü koltukta oturuyordu. Onlara biraz uzak bir koltuğa oturdu.
"Nasılsın Çağla?"dedi Metin.
"İyiyim, teşekkürler. Sen nasılsın?"
"İyiyim bende."
Çağla Emre'yi inceliyordu, siyah, düz saçları, ifadesiz tutmaya çalıştığı suratıyla bir bütünlük oluşturmuştu. Gözleri siyahtı, giyindiği kot ve gömlek de. Çağla'nın dikkati Emre'nin ellerine yöneldi, parmakları olması gerekenden daha ince ve uzundu, birkaç tırnağı çok uzundu, yani gitar çalıyordu. Elektro gitar çalıyordur kesin. Şunun havalarına bir bak, gitarist falan mı acaba bir grupta?
"Hoşgeldiniz." Talya mükemmel bir şekilde geri dönmüştü. Çağla annesine bu konuda hayrandı, her ne olursa olsun Talya biraz süslenince mükemmel olabiliyordu.
"Hoşgeldin Emre, nikahta pek konuşamamıştık."dedi ve gülümsemeyle onlara yaklaştı, Emre'ye hafifçe sarıldı. Metin'in de yanağına bir öpücük kondurdu. Vay, demek ben olmasam dahi güzel bir aile oluşturabilirler. Emre'nin suratında zoraki bir gülümseme oluştu.
"Hadi buyrun sofraya."dedi Talya.
Çağla her zamanki yerine oturdu, yanına Emre oturunca rahatsızca yerinde kıpırdandı. Çocuktan resmen siyah dumanlar çıkıyor, diye düşündü. Gerçi tanımadığı birinin karşısında oturmasını da istemezdi, yemek yeme tarzı biraz değişikti. Ağzında ekmek varken salatadan da yemesi buna örnek verilebilirdi. Sessizce annesinin çorbaları koymasını bekledi. Göz ucuyla Emre'ye baktı. Zayıf bir vücudu vardı, kolundaki dövme gözünden kaçmadı. Bir kılıç ve etrafını saran kurdele dövmesi. Kurdelenin üzerinde Çince veya Japonca bir şeyler yazıyordu. Kılıcın yarısı gözüküyordu sadece, ama güzel ve incelikli bir dövme olduğu belliydi. Çağla gözlerini mercimek çorbasına dikti. Annesinin masaya oturmasını ve Metin'in yemeğe başlamasını bekledi. Eliyle buyrun dercesine bir hareket yaptı Metin ve çorbayı içmeye koyuldu. Yemek boyunca sessizdiler, Emre arada bir Çağla'ya ve Talya'ya bakıyordu. Çağla ara sıra boş tabakları mutfağa götürmek için yerinden kalkıyor, geri geliyordu. Tatlıları yerken Metin konuştu.
"Emre motorsiklet kullanmaya bayılır. İsterseniz biraz gezebilirsiniz."
Talya kocasına baktı sonra gülümsedi, ardından da konuştu.
"Evet ama fazla hız yapmamak kaydıyla."
Emre güldü, arkasına yaslandı.
"Bilmem, Çağla, gelmek ister misin?" Çağla gitmek zorunda olmadığını düşündü, annesinin meraklı bakışlarıyla karşılaşana kadar da bu teklifi reddedecekti.
"Fark etmez."
Ne yapıyorum ben?
"İyi, gidelim."dedi Emre, sandalyesinden kalktı, Çağla'nın geçmesini bekledi. Talya bir kez daha dikkatli olmalarını söyledi. Emre ikna edicibir yüz ifadesiyle Talya'yı susturdu.
Kapıdan çıktıklarında Emre merdivenlere yöneldi. Çağla sessizce asansörü bekliyordu.
"Asansörü çağırdım." Emre ellerini ceplerine soktu, Çağla'nın yanında asansörün gelmesini bekledi.
"Kaç yaşındasın? "dedi Emre'ye bakarak.
"23. Boğaziçi Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği okudum . "
Çağla somut bir nefretle Emre'ye baktı.
"Boğaziçi mi? İnek değilsin, nasıl orayı kazandın?"
"Hep ineklerin iyi yerlere geldiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. İyi bir çalışma, iyi öğretmenler ve hırs sayesinde kazandım. Ama şu an çalışmıyorum."
"Neden?"
"Yüksek lisans yapacağım."
Asansöre bindiler, Çağla karşısında duran bu adamın insan olup olmadığından şüphe etti.
"Sen peki?"dediğinde kafasını yere eğdi.
"18 yaşındayım, Alman Lisesi'nde okuyorum."
Otoparka indiklerinde Çağla onun önden gitmesini tercih etti. Karanlıktan korkuyordu, fotoselli lambalar ikide bir sönüp duruyordu. Garip bir gürültü gelince arkasına bakındı.
"Su deposu, ödlek."
"Ne?"
"Sular kesildi herhalde, su deposunun sesi o."
Siyah motorsikletin yanına geldiklerinde Çağla şaşkınlıkla motoru inceledi. Çok güzel! Ama yine de çok riskli bir şey.
Motorsikletin yanındaki gri araba Metin'indi. Emre cebinden anahtar çıkarttı, babasının arabasından kaskları aldı.
"Daha önce motora bindin mi?"
Çağla kafasını hayır anlamında salladı. Emre gözlerini devirdi, kaskı Çağla'nın kafasına geçirdi ve bağladı. Motora bindiler, otoparktan çıkana kadar konuşmadılar.
"Sıkı tutun."
Kapıdan çıktıklarında Emre merdivenlere yöneldi. Çağla sessizce asansörü bekliyordu.
not: Hani geçenlerde ana karakter kesinlikle Çağla değil demiştim ya, hala değil ama yine de önceki bölümlerdeki o tatlı kızın aslında ürkütücü demeyelim de, garip dünyasını göstermek için böyle bir bölüm yazıverdim. Şu akşam yemeğinden sonraki kısmı düşüncelerimle yazdığımı sanmıyorum. Bu bölümü uzatmak için fazla kastım gibi geldi bana. Neyse, bakalım ileride ne olacak?
1 Temmuz 2015 Çarşamba
Eğer tanrı olsaydım...
Biraz sonra, bu postta, şu iddialı olduğunu düşündüğüm başlığın altında okuyacaklarınız, benim dışarıdan bakınca büyük, aslında o kadar da büyük olmayan ergen dimağımdaki ütopyanın önizlemesi olacak. Arada cümlelerde kopukluk olursa bilin ki, her i gotta dediğimde gotcha diye cevap veren abdli vatandaşla konuştuğumu ve beyin sikilmesi yaşadığımı... Of, işte böyle bir kopukluk. Anladınız? Gotcha?
Eğer tanrı olsaydım, ilk yapacağım şey kadınların regl olayını yok etmek olurdu. Ne var ulan benim kullarım döllenmeyen yumurtalarını çişlerini yaparak bıraksınlar. (Hey, tanrıysak biraz kadınları düşünelim. Ne var ki hem? Yumurtaları programlarım, spermlere ne oluyorsa onlara da aynısı olur.)
Bir simetri hastası olarak tüm vücutları belli bir kalıpta yaratırdım. Yani, kimsede khaleesi saçı olmazdı, mavi göz de olmazdı. (Çünkü mavi gözlü insanlardan hoşlanmam. Kahverengi gözlüler 4ever <3 diye buyuruyordu tanrı.)
Bir dakika ya, neden tanrıça olmayayım ki? Evet evet. Ben tanrı ve tanrıça ayrımını da anlamıyorum zaten. Hani tanrının cinsiyeti yoktu? Ee.. siz ne diyor...ımm tanrı? Tamam öyle olsun.
Yav kardeşim ben öyle cennete yasak meyve falan koymazdım. Madem yasaklayacaksın, neden yaratıyorsun? İlla bir gıcıklık. Öhöhöhö. Belki inanan vardır şey etmeyeyim çok.
Sonraa, ben big bang'e inanıyorum fakat tanrıyım ve dünyayı yaratacağım, öyle ortası lavmış, çekirdekmiş, gerek yok öyle şeylere. Bilime saygımız sonsuz. Karanlık madde tarzı bir şeyden oluşurdu içi, dışı yine şu anki dünya gibi kabuk olurdu. Mesela 5 krallık olsundu, her biri eşit miktarda dağlık alan, ormanlık alan ve nehire sahip olurdu.
Cennet veya cehennem olmazdı. İnsan ömrü daha uzun olurdu, ve tanrıyım ya hani, hiçbiri yaşlanmazdı. Peygamber yaratmazdım, bu peygamberler bence o dönemin en nefret toplayan insanı olmuştur. Tüm insanlara dünyanın kurallarını onlar dünyaya gitmeden önce öğretirdim.
-Ee tanrı bozması, nerede öğütleyeceksin kullarını?
Bunu sormanı bekliyordum. Hiçlikte. Gökte veya yerde değil. Hiçlik. İnsanın üretildiği yer de diyebiliriz. Ne renk hayal ederseniz. Fullmetal alchemist brotherhood'ta beyazdı. Eh görüntüm olmazdı.
Ya da bir tahtta falan oturan İsis tarzı bir tanrıça olurdum. Ama yine hiçlikte. Bizde melek değil, kahya var. "Aman kızım, bak melekler evimize gelmez sonra." işte benim sahip olduğum gücün %10'una da kahyam sahip olurdu ve tüm işlerimi hallederdi.
Sonraa, ben big bang'e inanıyorum fakat tanrıyım ve dünyayı yaratacağım, öyle ortası lavmış, çekirdekmiş, gerek yok öyle şeylere. Bilime saygımız sonsuz. Karanlık madde tarzı bir şeyden oluşurdu içi, dışı yine şu anki dünya gibi kabuk olurdu. Mesela 5 krallık olsundu, her biri eşit miktarda dağlık alan, ormanlık alan ve nehire sahip olurdu.
Cennet veya cehennem olmazdı. İnsan ömrü daha uzun olurdu, ve tanrıyım ya hani, hiçbiri yaşlanmazdı. Peygamber yaratmazdım, bu peygamberler bence o dönemin en nefret toplayan insanı olmuştur. Tüm insanlara dünyanın kurallarını onlar dünyaya gitmeden önce öğretirdim.
-Ee tanrı bozması, nerede öğütleyeceksin kullarını?
Bunu sormanı bekliyordum. Hiçlikte. Gökte veya yerde değil. Hiçlik. İnsanın üretildiği yer de diyebiliriz. Ne renk hayal ederseniz. Fullmetal alchemist brotherhood'ta beyazdı. Eh görüntüm olmazdı.
Ya da bir tahtta falan oturan İsis tarzı bir tanrıça olurdum. Ama yine hiçlikte. Bizde melek değil, kahya var. "Aman kızım, bak melekler evimize gelmez sonra." işte benim sahip olduğum gücün %10'una da kahyam sahip olurdu ve tüm işlerimi hallederdi.
Dünyada mevsimler sonbahar ve ilkbahardan ibaret olurdu. Bu bilime aykırı galiba ama umurumda değil.
İnsanlar hem çalışıp hem yaşayamazlar.
Evlatlarım, dinime update gelecek, ama tanrı şimdi biraz uyuyacak.
update:
Şöyle bir şey oldu, tanrının anası odaya pat diye girdi ve kargonun durumunu öğrenmek için ekranı incelemeye başladı ve tanrı bu minik ütopyasında yapmak istediklerini kaydedemeden ekranı kapatmak zorunda kaldı. Tanrı çok yorgun evlatlar. Yazdıklarımı hatırlamıyorum, ama tekrar yazacağım.
İnsanlar eşit olacak demiş miydim? Kullarımı, IQ açısından eşit yaratacağım. Böylelikle aralarında daha fazla rekabet olacak. Kim beynini daha çok geliştirirse o hatırlanacak.
Herkese cinsellik özgürlüğü veriyorum. He bu arada ahlak kuralları diye de bir şey olmayacak. isterseniz çıplak gezin, cehennem yok dedim ya.
Şimdi, benim insanlarım çok iyi birer birey olacak dersem, büyük bok yemiş olurum. Tabii ki de kötüleri de olacak.Her kim tanrı olursa olsun, değişmeyecek yegane şey budur. Herkes iyi biri olursa, kimse öldürülmez, kimse intihar etmez ve bu, etik değil. Kimse ölmezse, yenileri de doğmaz. Yani siz küçük beyinli insan bozmaları, hepinizin içinde kötülük maddesi bulunacak. Evet, madde. Kim bilir belki bu kötülük sizi hırslandırıp başarılı olmanızı, sonra çuvallayıp açlıktan ölmenizi sağlayacaktır.
Hala iyi biri olmak mümkün.
Evlatlarım, dinime update gelecek, ama tanrı şimdi biraz uyuyacak.
update:
Şöyle bir şey oldu, tanrının anası odaya pat diye girdi ve kargonun durumunu öğrenmek için ekranı incelemeye başladı ve tanrı bu minik ütopyasında yapmak istediklerini kaydedemeden ekranı kapatmak zorunda kaldı. Tanrı çok yorgun evlatlar. Yazdıklarımı hatırlamıyorum, ama tekrar yazacağım.
İnsanlar eşit olacak demiş miydim? Kullarımı, IQ açısından eşit yaratacağım. Böylelikle aralarında daha fazla rekabet olacak. Kim beynini daha çok geliştirirse o hatırlanacak.
Herkese cinsellik özgürlüğü veriyorum. He bu arada ahlak kuralları diye de bir şey olmayacak. isterseniz çıplak gezin, cehennem yok dedim ya.
Şimdi, benim insanlarım çok iyi birer birey olacak dersem, büyük bok yemiş olurum. Tabii ki de kötüleri de olacak.Her kim tanrı olursa olsun, değişmeyecek yegane şey budur. Herkes iyi biri olursa, kimse öldürülmez, kimse intihar etmez ve bu, etik değil. Kimse ölmezse, yenileri de doğmaz. Yani siz küçük beyinli insan bozmaları, hepinizin içinde kötülük maddesi bulunacak. Evet, madde. Kim bilir belki bu kötülük sizi hırslandırıp başarılı olmanızı, sonra çuvallayıp açlıktan ölmenizi sağlayacaktır.
Hala iyi biri olmak mümkün.
24 Haziran 2015 Çarşamba
Tanımsız dünya 5
"Neden daha önce anlatmadın?"dedi Evren, gözlüklerinin ardından korkuyla Devrim'e bakıyordu.
Ölüm gibi somut bir acı, içindeki tanımadığı ruhtan daha beter bir durumdu. Çağla da bağdaş kurmuş, elindeki yaprağı küçük parçalara ayırıyordu, hiç ses çıkarmamıştı oturduklarından beri. Devrim'in bu konuyu Evren'e anlatması onun üstündeki gerginliği biraz azaltmıştı. Çünkü Devrim'in sürekli ondan bir çözüm beklediğini düşünüyordu. Halbuki Devrim bu konuda hiçbir şey yapmak istemiyordu.
"Polise şikayet edebileceğinden şüphelendim."
"Salak."
Evren Haluk'u severdi. Haluk kanser olmadan önce, Evren'i ve Devrim'i pazarları Çatalca yakınlarındaki yazlık eve götürürdü, bu çok sık olmazdı, kışın gitmezlerdi. Ayrıca geçen yaz Evren bir ay onların yazlığında kalmıştı. Haluk Bey, eskiden avukattı, kanser tanısı konunca işi bırakmıştı. Akciğer kanseri olduğu ortaya çıktığında Deniz henüz anarşist bir kişiliğe bürünmemişti. Aile bozulmamıştı, Suna Hanım henüz eşini aldatmamıştı. Annesinin babasını aldattığını öğrenen tek kişi oydu. Ya da öyle olduğunu zannediyordu, çünkü Haluk Bey Devrim'den önce dahi bu çirkin olayı biliyordu. Akciğerlerindeki kanser, yemek borusuna sıçramıştı, hiçbir şekilde tedaviye cevap vermiyordu. Huzurlu ölmesi için evine göndermişlerdi. Son hafta bir paket sigara bitirmişti. Son sigarasını ölmeden önceki sabah içmişti.
"Haluk amcaya poğaça yapacaktım. Yemek yapmayı bilmediğim için dalga geçmişti benimle. Ben de ona söz vermiştim, ama o yiyemedi."
Çağla sona doğru kısılan hatta yok olan bir sesle bunları söyledi. Başı öne eğikti, sesinin kırılıp yumuşaması ağladığını gösteriyordu.
"Çağla, sus." Evren'i dinlemedi.
"Poğaça yapabiliyorum artık, ama o yiyemeyecek."
"Çağla, yeter."dedi Devrim. Ama Çağla zırıl zırıl ağlamaya başlayınca sinirleri tepesine çıktı. "Çağla! Sinirlerimi bozuyorsun! Ölen benim babam, senin değil!"
Çağla kafasını kaldırıp bulanık gözlerle ona baktı.
"Evet, senin baban! Aa, ne kadar ilginç, ölmüş babasının ardından ağlamayan gururlu çocuk."
"Hey! Kesin şunu! Çağla sus. Devrim bırak sende." Devrim sinirle Çağla'ya bakıyordu.
"Çağla, böyle yapacaksan git."dedi Devrim. Çağla sessizleşip gözlerini ovuşturdu.
"Tamam, gideyim o zaman."
Devrim keyifsizce gülümsedi, cevap verdi.
"Siktir git Çağla. "
"Ne?"
"Hey, hey gençler, sakinleşin."
"Evren, siktirip gitmemi istiyor, üzgünüm ama burada daha fazla duramam."dedi Çağla ve çantasını alıp masadan kalktı. Hızlı adımlarla uzaklaştı.
"N'aptın be oğlum? "dedi Evren.
"Kendisi kaşındı. Sessizce otursaydı, olmaz mıydı? Kalk gidelim." Devrim banktan kalktı, Çağla'nın gittiği yönün tam tersi yönde ilerliyordu. Cebinden bir paket çıkardı, bir sigarayı çekip paketi cebine koydu, sigarasını yaktı. Evren göz ucuyla onu izliyordu.
"Sigara içmezdin sen."
"2 yıldır içiyorum desem?"
Evren kaşlarını çattı. Hiç sigara içeceğini düşünmezdi Devrim'in.
"Peki."
"Neden kızmadın?"
"Kızılacak bir durum değil bu, bir tercih. Tercihlerine karışmam doğru olmaz."
"Vay be, çok etkileyici oldu bu, hemen bırakıyorum sigarayı."
Evren güldü, çalan telefonuna cevap verdi.
"Alo? Efendim, anne...-Hayır, hayır sakın masama dokunma!...Nasıl toplarsın?!... Neden!?... Eve gelince görüşürüz. "dedi ve sinirle kapattı. Devrim sigara dumanını havaya savurdu ve Evren'e baktı.
"Hande teyzeye neden bağırıyorsun? Ben o kadar iyi bir anne daha tanımadım. Hem, ana kuzusu biri için fazla dik başlı davranıyorsun."
"Odamı karıştırıyor."
"Ne o, bembeyaz oldun, uyuşturucu falan mı kullanıyorsun?" dedi, sigarasını çöp kutusunun kenarında söndürdü, çöpe attı.
"Hayır, önemli belgeler vardı, çabuk gidelim."
Vapura binip karşıya geçtiler, sonra da dolmuşa bindiler. Kızıltoprak'ta inip yürüdüler, en sonunda Evren'in evine vardılar. 6. kata çıktılar, Evren zile bastı, kapıyı annesi açtı.
"Ah erken geldin demek? Akmar'a gitmeyecek miydin? Hoşgeldin Devrim, geçin."dedi, montlarını aldı.
"Nasılsın, Hande teyze?"
"İyiyim Devrimcim, sen nasılsın? Haluk Bey, Suna nasıl?"
"Teşekkürler, onlarda iyiler, annem babamla ilgileniyor, biliyorsunuz."
Evren'in odasına çıktılar. Evren deli gibi bir şeyler arıyordu.
"Burada duran kağıtlar vardı anne, nereye koydun?"
"Çöp gibi duruyordu, çöpe attım." Devrim göz ucuyla Evren'e baktı. Evren'in çıldırmasına çok az kalmıştı.
"Hangi çöp?"
"Mutfaktaki. Önemli miydi onlar?"
Evren merdivenleri inanılmaz bir hızla indi, mutfağa ilerledi, kağıt-cam-ev diye ayrılmış çöp kutularından kağıdı yerinden çıkardı, mutfağın zeminine oturdu ve kağıtları karıştırmaya başladı. Buruşuk, karalanmış kağıtları yanında biriktiriyordu.
"Oğlum madem önemliydi neden dosyaya koymadın? Çok dağınıksın Evren, kulaklığını yatağının altından çıkardım."
Evren gözlüklerinin üstünden annesine baktı.
"Sakın kulaklığını yıkadım deme bana. "
"Sildim, çekmecene koydum."
Devrim Evren'in yerinde olduğunu düşündü bir anlığına. Bu fikir onu mutlu etti. Annesiyle didişmek istiyordu. Evren kağıtları alıp odasına geri döndü. Devrim de onun peşinden gitti, bir süre Evren'in buruşuk kağıtlardaki bilgileri temiz bir kağıda geçirmesini izledi. İşi bitince buruşuk kağıtları çöpe attı.
"Ne bunlar?"
"Şu an ne olduklarının bir önemi yok. Ama zamanı gelince anlatacağım."dedi Evren, kapıyı işaret etti.
Devrim kapıyı kapattı, Evren'in geniş berjerine kuruldu.
"Peki, ne hakkında bunlar?"
"Imm, din? Hayır, ölüler. Aslında hiçbir şey hakkında. Sadece araştırma."
"Tamam, ilgilenmiyorum. Açıklayamadığın şey benim ilgi alanıma girmez."
Evren elindeki kalemi düşürene kadar çevirdi, bir müddet kitaplığını seyretti ve sonunda konuştu.
"Sana bir şey anlatmadım. Bak, şu yaşıma kadar neredeyse her konuyu sana açtım, ama bunu açmadım. Aslında konuşmamam gerek." Devrim onun gözlüğünü bıkkınlıkla ittirmesini seyretti.
"Biliyorsun, anlatacak kimsem yok."
"Biliyorum, iyi dinle, bir daha anlatmam. Erm, şimdi. Yaklaşık 1 ay önce oldu bu olay. Ben bir gece çok kötü hissettim. Hani annem iş için İsviçre'ye gitmişti, babam da izin alıp onunla gitmişti. O haftasonu ben kötü şeyler yaptım. Uyuşturucu kullandım ve sonra içip sarhoş oldum.-"
"Evren, uyuşturucuyu nereden buldun?"
"Baran'dan, hani şu serseri olan."
"Ne bok yedin sen!?"
"Oof, sessizce dinlesen olmaz değil mi? Sonra ölmek istedim, mutfağa gittim ve çekmeceden bıçak aldığımı hatırlıyorum. Ama sonrası yok. Ayıldığımda odamdaydım ve akşam vakitleriydi. Yani 1 gün boyunca uyudum. Sonra sanki beynim patlayacakmış gibi hissetmeye başladım, içimde biri vardı."
"Nasıl yani? Yaran ne oldu peki?"
"Yara yok. Çok ilginç, ama yok. Halbuki acı çektiğimi hatırlıyorum." dedi ve masasına uzandı, bir kağıt alıp bir şeyler karaladı. Sonra Devrim'e gösterdi, Devrim'in gözleri korkuyla büyüdü.
"Kim bu herif!?"
"Şu an bilmiyorum." dedi, kağıdı tekrar karalamaya başladı. İçindeki ses yine konuştu.
Heh, sen kağıda yazınca ben okuyamıyorum sanki.
Evren'in kanı donmuştu, kağıdı tekrar Devrim'e çevirdi.
"Ne yapabiliriz ki? Sanırım saygıdeğer abiyle yaşamak zorundasın. Bu ne yahu, korku filminden fırlamış gibi duruyorsun. Canavardan çok, ürkek kız gibi. Tam olarak gün ve saat söyleyebilir misin?"
27 ekim. Cumartesiye denk geliyordu, işte gece on birden sonra. Ama bu olay 28'inde gerçekleşmiştir, sanırım."
Devrim sessizce arkadaşına bakıyordu, sonra kalkıp yanına gitti, sırtını sıvazladı.
"Abi beni duyuyor musun şu an?"dedi Evren'in kulağına doğru.
"Evet."dediğinde irkildi.
"Ee, sesin değişmiyor mu? Evren evet diyen sen miydin, o muydu?"
"O. Sesim neden değişsin ki? Çok fazla korku filmi izliyorsun."
"Ooo, Evren Bey, ne kadar da rahatsınız. Neyse. Abi, neden girdin bu ergenin içine?"
"Annesinin içine mi girseydim?"
"Hande teyzeye laf edemezsin, abi dedik terbiyesiz çıktın. Hayır yani, ruh olarak özgürce dolaşmak varken neden Evren? Onu merak ediyorum. "
Sessiz kaldı.
"Evren, neden intihara teşebbüs ettin?"
"Bilmiyorum, o an işlerin içinden çıkamayacağımı düşündüm. Aslında tam olarak bilmiyorum. Sorunu bilsem intihar etmeye kalkışmazdım ya!"diye çıkıştı Evren.
"Tamam tamam, abiyle mutluluklar dilerim size. Abi, hadi buranın hayaletiydin, tamam da. İki kat aşağıda oturan otçu çocuğa niye musallat olmadın? Hem onun gideri falan da var, bu çocukla ne yapacaksın?"
"Bu çocuğun inanılmaz bir zekası var. Kötü işlerimi yapıyor." Güldü, devam etti. "Hem bu çocuk kendini tekrar öldürmeye kalkışmaz, otçu dediğin hiç düşünmeden o gün kendini doğrardı."
Devrim de Evren de şaşırmıştı, ama doğru bir mantıktı.
"Hem, Evren sevdiği kızla da çıkabilir, aileye arkadaşlara veya sevgiliye ihtiyaç duymuyorum, o konuda rahat. Yani, sapığın teki olsam, şu yanınızda gezinen kıza sarkardım. "dedi Evren, gülmeye başladı.
"Çağla'ya mı? Hahahahahaha, yok artık." dedi kendi kendine.
"Çağla güzel mi abi sence?"diye sordu Devrim.
"Örnek olarak dedim. Ne bileyim ben."
Evren'in annesi kapıyı tıklatıp içeri girdi. Elinde bir tepsi vardı. Evren tepsiyi onun elinden aldı. Kolayı ve tabağın birini Devrim'e verdi.
"Teşekkürler Hande teyze."
"Sağol anne."
"Afiyet olsun çocuklar."
"Anne biz çocuk muyuz?" Hande güldü.
"Afiyet olsun ergenler."dedi gülümseyerek.
İkisi de suratlarını astı. Hande kapıyı kapatıp merdivenleri inince Devrim kahkahayı bastı.
"Biz ne kadar ilginç insanlarız yahu. İçine ruh girmiş, sen bundan rahatsız olmuyorsun, ruha 'abi' diye hitap ediyoruz, ben astral seyahat-."
Devrim ağzından kaçırdığı şey yüzünden kendine okkalı bir küfür etti. Evren üzgünce yere bakıyordu. Devrim'in dediklerini düşündüğü her halinden belliydi, oturuşundan bile. Kafasını çevirdi.
"Astral seyahat mı yaptın sen!?"
"Eh, şey... Evet." Hep yaptığını bilmesindense sadece bir kere yaptığını sanması Evren'in akıl sağlığı için daha iyi olurdu.
"Vay be, korkmadın mı?"
Basit, klasik sorular. Sen ne ara bu kadar salaklaştın canım arkadaşım? Diyebilmeyi çok isterdi Devrim.
"Biraz huzursuz bir durum. Garip."
Evet, kısmen ölümü tanımlar gibi garip diye kestirip atmıştı. Sonuçta, ruh bedeni bırakıp yolculuğa çıkıyordu, bir nevi ölüm sayılırdı.
"Ne yaptın peki?"
"Bir yerlere gitmedim. Yataktan yükseldim."
"Bu kadar mı? Peh, bende şöyle mahalleni turlamışsındır sanmıştım."
"İstemsiz oldu, ben uyuyordum. Belki de rüyaydı. "
"Acaba... Sen de yapsan ne olur?"diye sordu Devrim, aklına güzel bir plan gelmişti.
"Yok, ben yapamam, hadi uyanamazsam? Ben senin kadar sorumsuz biri değilim. "
"Tıpkı abi gibi konuşmaya başladın."
"İkinci cümle onundu."
"Hmm. Biz özel bir konu da konuşamayacak mıyız artık?"
"Hayır."
"Evren, seni öldürsem annen çok mu üzülür?"
"Dünyası yıkılır, biricik oğluyum ben."
"Bunu içine ruh kaçmadan önce düşünseydin, içine ruh girmeyecekti."
"Tanrı'nın işi olmasın bu?"
"Tanrı çok umrunda sanki, Evren."
"Bir ihtimal. Ne bileyim?"dedi, tabağındaki sıcak böreği yemeye koyuldu.
"Evren, beni evlatlık alamaz mısınız? Annen hep çok güzel yemekler yapıyor."
"Bir düşüneyim, hayır, almazlar. Düşünsene, sürekli oyun oynayan iki ergen aynı evde. Çok sıkıcı olurdu. Ama biraz bizde kalabilirsin istersen."diye yanıtladı, kolasından birkaç yudum aldı. Devrim'in çelimsiz vücudunu süzdü, sanki daha da zayıflamıştı Devrim.
"Bilmem, belki gelirim. Ama şimdi gitmem lazım. Deniz dönüyor."dedi, böreğini bitirdi.
Evren'in onu geçirmesine ses çıkarmadı, çantasını yerden aldı ve omzuna geçirdi. Evren'e bir beşlik çaktı. Hande'ye teşekkür etti ve yola koyuldu.
28 Mayıs 2015 Perşembe
tanımsız dünya 4
İlk açıklama, sonra hikaye.
Aklımda kesinlikle böyle bir kurgu yoktu, hatta Evren için 3. bölümde böyle bir güç unsuru buldum. Yazılımlar, hackerlar hakkında kesinlikle bir bilgim yok.(Eh sanki dünyada başka işlenecek suç kalmadı.) Bu yüzden, derine inmeyeceğim Evren hakkında. Zaten şu an ana karakter Devrim gibi gözüküyor. Bir de araya sıkışmış Çağla. Gerçekten çok garip bir şekilde, o an ne istiyorsam kolpalıyorum. Büyük ihtimalle önceki bölümleri okusam beğenmem. Ben fantastikçiyim yahu, bu hikayenin önceki hikayelerimle tek benzer yönü lise ortamında gelişmesi. Bakalım bu nasıl oldu?
Not:Aslında Çağla burada bu iki sorunlu insanı bir arada tutan bağ. Değilse çok da önemli değil.
Not:Aslında Çağla burada bu iki sorunlu insanı bir arada tutan bağ. Değilse çok da önemli değil.
Ah, ikisi nasıl bu kadar uyumlu davranabiliyor? İkisi de solak, ikisi de döneri sadece ketçaplı yiyorlar. Telefonları da modeline varana kadar aynı. Aynı renk!? Bunlardan biri gayrimeşru çocuk falan mı acaba? Benzemiyorlar da. Sadece şu donuk koyu kahverengi gözler hariç.
"Gamer, neden yemeğini yemiyorsun?"
"Ben ondan daha çok bilgisayar oyunu oynuyorum."diye itiraz etti Devrim.
Geceki gezinti ona iyi gelmişti.
"Hayır, sen sakız çocuksun. O biraz daha gamer. Mesaj atıyorum iki gün sonra cevap veriyor."
"Oyun benim işim."dedi Evren tatmin olmuş bir yüz ifadesiyle.
"Evet ama o her kıvrımında oyun olan beynini doyurman lazım ki, düzgün çalışsın."dedi Çağla, limonatasını yudumladı.
"Ovot omo o hor..."Evren yüzünün ortasına çarpan ketçaplı peçeteyi fark edince dalga geçmeyi bıraktı. Temiz peçeteyle burnunu sildi. Tavuk dürümünü yemeye başladı.
Dün gece muhtemelen yazılımın amına koydum. Düzeltemeyecekler.
Gülümsemeden edemedi. Çağla'yla Devrim'in saçma konuşmasını dinledi. Güldüklerinde o da gülüyor, onlara uyum sağlıyordu. Kolasını bitirip tepsisini ittirdi.
Çağla, sabahtan beri Evren'i gözlemlemişti, eskisi gibi neşeli değildi, durgun bir tavır takınmıştı. Sürekli gülen insanlar üzgün olduklarında suratları garipleşirdi, Çağla onun yüzüne baktığında mutsuzluğu somut olarak görüyordu.
Devrim zaten normal halinden daha fazla zombiye benziyordu, yüzü çökmüştü. Delik gibi gözleri her zamankinden daha boştu. Arkadaşlarının üzerindeki ölü toprağının kendisine bulaşmasından korkuyordu. Eğer onlarınki gibi bir mutsuzluğa kapılırsa intihar edebileceğinden korkuyordu, başarısız bir intihar girişiminden sonra zor toparlamıştı ve antidepresan kullanıyordu. Bileklerindeki kahverengi izler geçmemişti, Devrim başta izlerle dalga geçiyordu, zamanla dalga geçmeyi bırakmıştı, zaten bu zaman içerisinde de izler beyazlamıştı. Sonra hocaların görmesinden korkup bileklerini gizlemişti, şimdi kimse fark etmiyordu.
"Devrim, hadi bahçeye çıkalım."
Devrim'i yerinden kaldırıp kafeteryanın dışına sürükledi, Evren'in hala oturmasına kızmış gibi davrandı. Kaşlarını çatıp bağırdı.
"Evren, kalkacak mısın?"
Evren'in çevresindeki birkaç öğrenci dönüp ona bakınca pes etti ve ikisinin yanına yürüdü. Bahçeye çıktıklarında biraz dolaşıp en köşedeki masaya oturdular. Evren içindeki kötücül dürtüyü zorla bastırdı ve normal gözükmeye çalıştı.
Şimdi değil, lütfen.
Devrim'le oyunlar hakkında konuşmaya başladı, içindeki kötü şeyi bastırmak için elinden gelen her şeyi yapmak zorundaydı. Dost denebilecek kadar önemsediği iki insanın önünde bir psikopata dönüşürse hiç de hoş bir durum olmazdı.
Gece mi? Geceleri çok sıkıcı oluyorsun ama.
Evren içinde yankılanan sesi duyunca ürperdi, yutkundu. Onu oyalaması gerekiyordu.
Bu gece sıkıcı olmayacak.
Devrim yine sakız çiğniyordu. Çağla da elindeki çubuk krakeri yemekle meşguldü. Basketbol maçını izliyorlardı, Evren bir an içindekinin ne düşündüğünü anlamaya çalıştı.
Saçma sapan bir şey isteme benden. Yakalanırsam eğer, sen de yanarsın.
Uluslararası bir kuruluşun sitesini hacklemişti - az kalsın kendi ayarlarını düzeltmeyi unutuyordu.
Ne oldu, korktun mu? Neden korku filmlerinde ilk şişkoların öldüğü belli oldu. Ödlek.
Bununla ilgisi yok. Bu siber suça girer. Hesapları hacklemem de özel hayatın gizliliğine. Kuruluş seç bari.
Hmm, peki. Bir FBI ajanının tüm hesaplarını hacklemeni istiyorum.
Sonra benim için idam mangası kurulunca beynimi, dolaylı olarak da seni çökertirim. İdam mangası kurulmaz da, direkt öldürürler.
Bayım, siz bu yola girdiğinizde zaten ölmek istiyordunuz. Ben sadece sizin evde dolanan bir ruhtum. Seni çocukken ağlatana kadar korkutuyordum. Sonra sen ruhunu benimkiyle değiştirdin. Tam olarak 1 ay önce. Kendi ruhunla paralel gidiyorum, bu yüzden hala şu kızı sevebiliyorsun.
Evren kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sessiz kaldı, cevap verirse yine yaptıkları yüzüne vurulacak, pişmanlığı körüklenecekti. Ölemediğine çok pişmandı. Nasıl olmuştu bilemiyordu. Sarhoş olmuştu, uyuşturucu kullanmıştı. Onun dediğine göre elinde bir bıçak varmış ama kendine sapladıktan sonra çıkaramamış. Ruh onun can çekiştiğini görünce Evren'in bedenine girmiş.
Bunların hepsi deli saçması. Acıyı hatırlamam gerekirdi. Karnımda bıçak izi de yok. Sen sadece benim kötü tarafım falan olmalısın.
Ölüm o kadar da kolay gerçekleşen bir olay değildir. Nice moruklar var, yüz küsür yaşına kadar yaşayan.
Derin bir iç çekti. Sonra Çağla'nın birden banktan kalkıp koşarak uzaklaşmasını izledi. Dönüp Devrim'e baktı, tepki vermemeye karar verdi. Devrim basketbol sahasında bir köşeye bakarak dalıp gitmişti.
"Çağla'nın nesi var?"dedi Evren.
"Biraz garipleşti."
"Korkutucu."
"Bunu sen mi söylüyorsun? Aranızda hem en psikopat hem de en normal benim. İkinizde ergen bunalımına girip...hatalar yaptınız."dedi Evren'e sinirle bakarken.
Evren oturduğu yere sabitledi vücudunu. Kollarını kavuşturdu.
"Bu konuda konuşmayacağım."
"İşine gelmeyince konuşma zaten."
Devrim banktan kalkıp okul binasına yürüdü. Müdür yardımcısı onu durdurunca sıkıntıyla nefesini verdi.
"Devrim, satranç kulübünün düzenlediği turnuvaya katılmamışsın." İçinde 'veli' kelimesi geçmeyen bir cümle duyunca rahatladı.
"Unutmuşum, Bay Heiger'la konuşurum efendim."
"Tamam, kazanacağını biliyoruz." Devrim kafasını sallayarak onayladı.
Bu uyarıcı cümle tüm idareyi kapsıyordu. İki yıl üst üste satranç turnuvasını kazanmıştı ve idare bu sene de kazanmasını istiyordu. Hatta kazanmasını buyuruyorlardı. Sınıfa çıktı, sınıfta iki kız dışında kimse yoktu. Sırasına geçip telefonuyla oynamaya başladı. Telefonundaki aile fotoğraflarına baktı, babasının ve Deniz'in olduğu fotoğraf dışındaki fotoğrafları sildi. Babası ortalarında duruyordu, Deniz'in omzuna elini koymuştu, Devrim'in de elini tutuyordu. Göl kenarında çekilmişti, balık tutmaya gittiklerini anımsıyordu. Deniz'e haber vermesi gerekiyordu. Dört kere çaldıktan sonra ses duyuldu.
"Alo?"
"Alo, Deniz."
"Ooo, zengin ailenin küçük beyi, sen arar mıydın beni?"
"Babam öldü, bil istedim. "
Devrim, Deniz'in yutkunduğunu duydu, birkaç saniye konuşmadı.
"Eve gelmem için yapıyorsun."
"Eve gelmeni istesem böyle bir şey söyler miydim?"
"Annem peki? Harap olmuştur."
"Evet, çok yıprandı." Böyle durumlarda her zaman yalan söylemek en doğrusudur.
"Defnedildi mi?"
"Evet. 12 gün oldu."
"Neden en başta aramadın?"
"Bilmiyorum. "
"Yanına geleceğim."dedi Deniz ve telefonu kapattı.
Geleceksin ha? Umarım gelmezsin abi.
Çağla sınıfa girince onu yanına çağırdı. Eteğini düzeltip sıraya oturdu, üzgün görünüyordu.
"Ne oldu da öyle birden gittin?"
Çağla iç çekti, Devrim'e bakmadan cevap verdi.
"Çok sıkıcıydınız, ben de kaçtım."
Gece mi? Geceleri çok sıkıcı oluyorsun ama.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
